ŞEHİT OLMAK Gön: Aysen ERSÖZ
Zengin bir adam vardı. Bu adamın da zühre yanaklı, ay yüzlü,
gümüş bedenli bir kızı vardı. Kız, kendini bildi, babası onu kocaya verdi. Fakat
kocası kızın dengi değildi. Kavun, karpuz oldu, sulandı mı yarmazsan telef olur
gider.
Babası da kızın baştan çıkmasından korktu da onun için onu, dengi olmayan
birisine verdi. Kızına dedi ki: Kendini kocandan koru, sakın gebe kalma. Ne
yapayım? Bu yoksula seni vermek zorunda kaldım. Bu adamı garip say, garipte vefa
olmaz. Ansızın her şeyi bırakır, kaçıp gider. Çocuğu başına dert kalır.
Kızı dedi ki: Babacığım, dediğini tutarım. Öğüdün pek doğru, kabulüm. Babası,
her iki üç günde bir kere kızına aman ha sakın diye öğüt veriyordu. Derken kız,
birdenbire gebe kalıverdi; ikisi de gençti. Kız, bunu babasından gizledi. Çocuk
karnında beş, yahut altı aylık oldu. Artık iyiden iyiye belli oldu. Babası dedi
ki: Ben sana ondan kendini koru demedim mi? Öğütlerim yel miydi ki sana tesir
etmedi?
Kız, baba dedi, nasıl tahammül edeyim? Erkekle kadın, şüphe yok ki ateşle pamuk.
Pamuk ateşten nasıl çekinebilir? Yahut da ateş nasıl olur da pamuğu yakmaz,
çekinir?
Babası dedi ki: A kızım, ben sana onun yanına gitme demedim. Yalnız menisinden
kendini koru dedim. Tam zevk anında onun beli gelirken kendini çekmeliydin. Kız,
peki... beli ne vakit gelecek, ben ne bileyim? Bu, pek gizli bir şey, anlaşılmaz
ki dedi.
Babası gözleri süzüldü mü anla ki beli geliyor deyince, kız dedi: Onun gözü
süzülünceye kadar benim bu iki gözüm de kör oluyor a baba. Her bayağı akıl, hırs
ve öfke zamanı, yerinde durmaz ki.
Bir sofi, askere savaşa gitti. Ansızın savaş başladı. Sofi, ağırlıklarla çadırda
kalan zayıflarla beraber kaldı. Erler, ta savaş yerine kadar at sürdüler. Ağır
kişiler, toprak gibi yerlerinde kala kaldılar. İleri gidenlerin ileri
gidenleriyse yürüyüp ilerlediler. Savaşlar edip üstün gelerek bir çok
ganimetlerle geri döndüler.
Sen de al diye sofıye de armağan sundular. O, o armağanı attı, hiçbir şey
almadı. Neden kızgınsın dediler. Savaştan mahrum kaldım dedi. Sofi, savaş
safında hançer çekip savaşmadığı için bu iltifattan memnun olmadı. Bunun üzerine
esir getirdik dediler, birini al öldür. Başını kes de gazi ol. Sofi, buna biraz
sevindi yüreklendi.
Suyla alınan aptestin yüzlerce aydınlığı, nuru, feri vardır ama su olmazsa
teyemmüm edilir. Sofi, bağlı esiri alıp gaza etmek üzere çadırın arkasına
götürdü. Oraya tutsakla gitti ama biraz gecikti diye meraka düştüler. İki eli
bağlı tutsak. Onu öldürüvermeliydi. Öldürmede neden bu kadar gecikti, sebebi ne?
Dediler.
Birisi işi anlamak üzere ardından gitti. Bir de ne görsün? Kafir, sofinin üstüne
çıkmamış mı? Erkek, dişinin üstüne biner gibi o tutsak da yoksulun üstüne aslan
gibi binmiş. Elleri bağlı olduğu halde hiddetle sofinin boynunu ısırmada.
Dişleriyle boğazını dişlemede. Sofi, kafirin altına düşmüş, aklı başından
gitmiş. Eli bağlı kafir, bir kedi gibi, elinde mızrak olmadığı halde onu berbat
etmiş. Dişleriyle onu yarı öldürmüş. Boynundan akan kanla sakalı kıpkırmızı
kesilmiş.
Sen de eli bağlı olan nefsinin elinde tıpkı o sofi gibi alta düşmüş, kendinden
geçmişsin. Yoldaki bir tepecikten aciz kalmışsın. Halbuki önünde yüz binlerce
dağ var. Bu kadarcık bir tepeden korkup ölüye döndün. Önünde aşılacak dağ gibi
beller var, nasıl gideceksin? Gaziler hiddetle gelip derhal acımadan o kafiri
kılıçlayıp öldürdüler.
Kendine gelsin diye de sofinin yüzüne sular saçtılar, gül suları serptiler.
Sofi, kendine gelip onları görünce ne oldu yahu diye sordular.
Ey aziz Tanrı hakkı için bu ne hal? Neden böyle bu derece kendinden geçtin? Yarı
ölmüş elleri bağlı bir tutsaktan neden böyle korktun, aklın başından gitti, bu
hale düştün?
Sofi dedi ki: Başını keseceğim sırada o aç gözlü bana öyle bir hışımla baktı
ki... Gözünü açtı, dolandırdı da öyle bir bakış baktı bana ki aklım başımdan
gitti. Gözünü dolandırması, bana adeta bir ordu göründü. O nasıl korkuydu?
Anlatamam! Hikayeyi kısa keselim, işte o bakıştan korktum. Kendimden geçip yere
yıkıldım.
Gaziler dediler ki: Sende bu yürek varken sakın savaşa girişmeye yeltenme. Eli
bağlı bir kafirin göz süzmesiyle gemin kırıldı, gark oldun. Erkek aslanlar,
saldırdılar mı kılıçlarıyla başlar top gibi yerlere yuvarlanır. Erlerin savaşına
aşina değilsin, böyle bir zamanda kan denizinde nasıl yüzebilirsin sen?
Boyunlara inen kılıçların tak tak diye çıkardığı ses, (Bir mahalle öteden
duyulan) çamaşır dövenlerin tak takını hiçe sayar. Nice başsız bedenler yerlerde
çırpınır. Nice bedensiz başlar, kan denizinde habbelere döner. İnsanları yok
eden yüzlerce er, savaşta atların ayakları altında yok olur gider.
Sen bir fareden ürküp uçan bu akılla o savaş safına karışıp nasıl kılıç
çekeceksin? Savaş bu, bulgur aşı değil ki yenlerini sıvayıp girişesin. Bulgur
aşını kaşıklamaya benzemez, gel de burada kılıcı gör. Bu safta demirden
yaratılmış bir Hamza lazım. Savaş, öyle hayal gibi bir hayalden ürküp kaçan her
yüreksizin işi değil. Savaş, Türklerin işidir, nazenin kadınların değil. Nazlı
nazenin kadınların yeri evdir, eve git sen de.
Ayyazi dedi ki: Tam doksan kere belki yaralanırım diye, çırılçıplak savaşa
girdim, okların önüne gittim, belki birisi gelir saplanır dedim. Fakat boğaza,
yahut can alacak bir yere ok isabeti, devlet sahibi bir şehitten başkasına nasip
olmuyor.
Vücudumda yaralanmadık bir tek yer yok. Bedenim oktan kalbur gibi delik deşik
oldu. Fakat bu ne yiğitlik, ne de zeka işi. Baht işi bu. Bir türlü can alacak
bir yerime ok isabet etmedi. Şehitliğin kısmet olmadığını anlayınca halvete
gittim, çileye girdim. Kendimi büyük savaşa attım, riyazata zayıflamaya
koyuldum. Halvetteyken kulağıma gazilerin savaşa giderken çaldıkları davul
sesleri geldi. Sabah çağıydı, can kulağımla duydum nefsim içimden seslendi.
Kalk, savaş zamanı geldi, yürü. Kendini savaşa at.
Dedim ki: Ey vefasız habis nefis, savaşa meyletme nerede, sen neredesin? Ey
nefis, doğru söyle, bu hilebazlık nedir? yoksa şehvette düşkün nefis, ibadete
yanaşmaz bile. Doğru söylemezsen üstüne saldırır, seni riyazatla adamakıllı
sıkar, sıkıştırır. O anda nefsim, içimden seslendi, dilsiz, ağızsız fasih bir
surette söz söylemekteydi: Beni her gün burada öldürüp duruyorsun. Canıma,
kafirlere yapılan eziyetleri yapıyorsun. Kimsenin halimden haberi yok. Sen, beni
uykusuz, yemeksiz öldürüp durmadasın. Bari savaşta bir yarayla şu bedenden
kurtulurum da halk da erliğimi, fedakarlığımı görür.
Dedim ki: A nefisceğiz, hem münafık olarak yaşamadasın, hem münafıkça ölmedesin,
nesin sen? İki alemde de mürai imişsin, iki alemde de hiçbir şeye yaramazmışsın
meğer. Bu beden sağ oldukça halvetten çıkmamayı nezrettim. Çünkü, bu beden
halvette ne yaparsa kadına, erkeğe görünmek için yapmaz.
Halvetteki hareketi de ancak Tanrı içindir, huzuru ve sükunu da. Orada niyetinde
başka bir şey bulunmaz. Bu büyük savaştır, o küçük savaş. Her ikisi de Haydar’la
Rüstem’in harcıdır. Öyle bir farenin kıpırdaması ile uçup gidecek akıl sahibinin
harcı değil. O çeşit adama karılar gibi savaştan, kılıçtan uzak durmak gerek. O
da sofi, bu da. Yazık o sofiye. O, bir iğneyle ölmede, bu kılıçlara karşı
durmada.
Sureti sofidir ama canı yok. Bu çeşit sofiler öbür sofilerin de adını kötüye
çıkarır. Toprakla karılmış olan şu bedenin kapısına, duvarına Tanrı, gayretiyle
yüzlerce sofi yaptı. Büyüden o suretler oynasınlar da Musa’nın asası gizlensin
dedi. Sopanın doğruluğu, suretleri yer, siler süpürür. Fakat Firavuna mensup
olan göz, tozla toprakla doludur. Öbür sofi, harp safına, yaralanmak için yirmi
kere girer. Savaş zamanı Müslümanlarla beraber kafire saldırır, bir kere bile
geri dönmez. Yaralanır, yarasını bağlar, tekrar saldırır, savaşır. Beden bir
yarayla ölmez diye savaşta yirmi kere yaralanır. Bir yarayla can vermeye
acıklanır; doğruluğu elinden canının kolayca kurtulacağından üzülür.
Birisinin elinde kırk kuruşu vardı. Her gece birini denize atardı. Bu suretle de
nefsine iyice eziyet etmek, yavaşlıkla onun can çekişmesini uzatmak isterdi.
Müslümanlarla savaşa gider, onlar düşmandan yüz döndürseler bile o feri
dönmezdi. Bir kere daha yaralanır, onu da bağlardı. Belki yirmi kere bedeninde
mızrak ve ok kırılırdı.
Bu suretle savaşa savaşa nihayet kuvveti bitti, yere düştü. Aşkının
doğruluğuyla, doğruluk makamına ulaştı. Doğruluk, can vermektir. Kendinize gelin
de bu hususta ileri geçin. Kuran’da “Erler vardır ki Tanrı ile ettikleri ahdi
bozmadılar, ahitlerine doğrulukla sarıldılar” ayetini okuyun.
Mademki bu beden, ruha bir alettir, şu halde bu hakiki ölüm değildir. nice ham
kişiler vardır ki görünüşte kanlarını döktüler. Fakat nefisleri diri olarak o
tarafa kaçtı. Aleti kırıldı ama yol kesen diri kaldı. Bindiği at kanlar saçtı
ama nefis diri. At öldü, yolu aşılmadı. Ancak ham, kötü, perişan bir halde kala
kaldı.
Her kan döken şehit olsaydı öldürülen kafir de kutlu bir şehit sayılırdı. Nice
şehit olmuş güvenilir kişiler de vardır ki dünyada ölürler, şehit olmuşlardır,
fakat diri gibi yürür gezerler. Yol kesen ruh olmuştur, onun kılıcı olan beden
bakidir ve savaş arayan erin elindedir.
Kılıcı, kılıçtır, fakat, o adama değil. Fakat bu görünüş, seni şaşırtır. Nefis
değişti mi bu beden kılıcı, ihsan ve lütuflar sahibi Tanrının elindedir. O öyle
bir erdir ki gıdasız, tamamı ile dert. Öbür erlik ise toz gibi ortası delik bir
şeydir.