SİZDEN GELENLER

 Deftere Mesaj Yazmak İçin Buraya Tıklayın

Merhaba Mesaj Yazmak İçin Yukarıdaki Yazıya,

Önceki Mesajları Okumak  İçin Sayfanın En altındaki İleri Linkine Tıklayın!


İsim: . Tarih: 16.02.2012
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
“Dost, hiç dostun zahmetinden kaçar mı? O zahmet içtir, dostluksa onun kabuğu.

Gam çeken dost için muhabbetin şartı mihnete, derde, belâya katlanmaktır.

Dost altın, belâ da ateş gibidir. Ayarı hâlis olan altın ateşe razıdır.” (Mesnevî)

İsim: . Tarih: 16.02.2012
Soyisim: .. Şehir: .
E-Mail: .
Sohbetle, vaaz etmek bir değildir. Her sohbet bir vaazdır. Fakat her vaaz sohbet değildir. Vaaz, muhabbeti olsun veya olmasın insanların umumuna yapılabilir. Sohbet ise ancak muhabbetli insanların bir araya gelmesiyle olur. Bu beraberlik sayesinde artık sözlerin ötesinde bir idrak hâsıl olur. Nazarlar, bakışmalar alınan nefesler dahi sohbet hâlini alır. Hepsi aynı mânâya işaret eder, bir olur. Eksik veya fazla hiç bir şey yoktur. Kesafet kalkmıştır, letafet hakim olmuştur. Sen ben, benlik ve senlik, hâsılı ikilik ve çokluk yerini birliğe, bütünlüğe teslim etmiştir. Artık ne konuşulursa konuşulsun, ne söylenirse söylensin, konuşanda dinleyen de O'dur. "Sen çıkarsan aradan, kalır seni yaradan" fehvasınca sohbetin ve sohbettekilerin sahibi âdeta gelir onlarla oturmuştur. Sahib ve efendi gelince artık kulların esâmisi okunmaz. Okunsa da O'nunla okunur. Hakk'ın Celâl ve Cemâl güzelliklerinin tecelligâhı olan sohbet meclislerinde sözsüz, sizsiz, bizsiz, sessiz bir biliş ve duyuş hâli hakim olur.


İsim: ... Tarih: 14.02.2012
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
ihtiyaca binaen dedikleri bu olsa gerek...nasıl ve neden girdim bu sayfaya hiç bilmiyorum...ama okuduklarım EY GÜZEL ALLAH IM İYİKİ OKUTTUN BUNLARI BANA dedirtti...paylaşanlardan RABBİM RAZI OLSUN...AŞK;gönül işiymiş bir kez daha anladım.
İsim: . Tarih: 11.02.2012
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Yüzünden edep, namus v kanaat perdesini açma... Bunun aksine yaptığın an halka rüsvay olursun...

Halkın yardımını kalbinden çıkar, onlara güvenme... Kudreti, kuvveti Allah tan gör!..

Hakkı ve hakikatı gör, her halinde manevi meşgalen bu olursa, benliğin ölür, şahsi arzuların söner. Şahsiyetçilik davasından kurtulur, herkesin iyiliğini gözetmeğe başlarsın... Dünya gözünden silinir yalnız ahiret, cennet sevgisi ve cehennem korkusu ile işlerini yapmaz olursun. Ruhunda sonsuz bir huzur duyar, Hak kın iradesini görürsün... Kalbin, Hak ve hikmetle dolar. Zulmet kaybolur, nura boğulursun.

Daima, Hak kı gözet ki; kalbinde yalnız Allah sevgisi yaşasın. Başkasına giriş hakkı kalmaz olur. Bu durumda İlâhi Vahdetin kapısı olan kalb basiretinin bekçisi olursun. Elinde tevhid, azamet, ceberut kılıcı olur. Her gördüğün aşağılık duyguları ruhundan kovar ve lüzumsuz şeyleri kökünden yok edersin.

Nefsin de, sana baş kaldıramaz. Hele kötü arzu timsali olan heva; şahsiyetçiliği temsil eden irade ve arzu, sana hiçbir zaman dünya ve ahiret işlerinde yol gösteremez.

Kalbinde, bir Hak ölçü vardır. İşittiğin her söz, gördüğün her hareketi Hak ölçülere vurursun. Daha ileri giderek Hak kın rızası önünde boyun eğer, bütün varlığınla ona teslim olursun. Bu halinde Allah ın kulu ve emrine bağlı kalır, halka uymaz ve onların arzularına gidemezsin. Bir zaman böyle gider.

Zaman olur, benliğin tamamen ölür. Bir hayali varlık gibi gezersin. Allah-ü Taâlâ bütün kuvveti ile seni muhafaza eder. Azamet ve sultanlığı hisarına sokar, hakikat ve tevhid askeri ile etrafını çevirir. Her adım atışında gayri ihtiyari dikkatli olmağa başlarsın. Çünkü, İlâhi bekçiler senindir. Nefis, şeytan, heva, irade, boş ümit, yalancı çağrı ve daha tabiatın nice kötülük ve şaşkınlıkları sana yol bulamaz. Ama her halde kader kendini gösterir.

Halk sana gelir nur almak için. Halk sana uyar doğruyu bulmak için... Halk seni ister, maddi ve manevi bataklıklardan kurtulmak için.

Sen halka yol gösteren, dinin inceliklerini öğreten örnek bir insan olursun. Sende çeşitli kerametler görülür, ama onlara aldanmadan Allah a ibadet edersin. Hak yolunda mücadele ederek, çeşitli güçlüklere göğüs gererek Allah a kullukta, yani ibadette sabredersin. O nun yardımı ile, her kötülükten mahfuz ve örnek bir insan olarak kalırsın.

Halkın meyli seni aldatmaz. Onların sevgi gösterisi seni yoldan çıkaramaz. Onların seni büyütmeleri, elini eteğini öpmeğe koşmaları, kendini olduğundan fazla göstermeğe yaramaz. Sen onlardan lüzumunda istifade etmeği de bilirsin. Hak ölçüler dahilinde, ihtiyacın kadar alır, ötesini terkedersin...

ALLAH-Ü TAÂLÂ, o sultan hakkında şöyle buyurdu:

- Biz Yusuf u o yere sultan yaptık.

Yine buyurdu:

- O, dilediğini yapar oldu. Biz rahmetimizi istediğimize kondururuz, iyi kişilerin mükafatını eksiltmeyiz.

İşte, bu cümleler, Hz. Yusuf un meleki sıfatını anlatır.Onun nefis tarafını anlatırken de şöyle buyurulur:

- Biz, böylece ondan bütün kötülükleri çevirdik, çünkü o, bizim ihlas sahibi kullarımızdandır.

Hz. Yusuf un marifet tarafı da şöyle dile geliyor:

- Bunlar, Rabbımın bana öğrettiklerindendir. Allah a inanmayan cemaatı kati olarak terkettim. Onlar ahiret gününe de inanmıyorlardı...

Bu kitaplar, bir gün sana da gelir; o zaman büyük bir dost sayılırsın. Büyük nasibini almış olursun. Sonsuz ilim, sonsuz kudret, seni kaplamış olur. Saltanatın her yere şamil; emrin her yerde geçerli... Nefsin, senin için faydalı olur. Allah ın izni ile her şeye sözün geçtiği gibi nefsine de sözünü dinletirsin.

Dünya ve ukba işlerinin sahibi Allah dır. Cennet O nun elindedir. Nazarlarımız, O nun kuvveti, kudreti yüzüne çevrili. O bizim zengin, cömert mevlamızdır. Her şeyi bol ve ziyadesi ile verir.

İsteklerin son durağı orasıdır. Ondan öteye yol yoktur. El açacak ve yalvaracak kimse bulunamaz.

Bu anlatılanlar bir sırdır... Ve sözde kalır... Hakikatına Allah eriştirir. Çünkü O Rahimdir...

(fütuhul gayb Abdulkadir Geylani hazretleri)
İsim: . Tarih: 05.02.2012
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Tamamıyla yüzünü Hakk’a çevir, Hakk’a yönel! Gerçek aşktan bahset, aklını yorma, onun boynuna halka geçir, onu serbest bırakma da, bizim gibi mest ol, divane ol! Eğer ölümsüzlüğü istiyorsan; kendinden geç, yok ol; Allah adamı ol! Nefsanî arzuların kölesi olma da, bu aşk deryasında inci tanesi kesil! Bir olmak; kesretten kurtulup vahdete gelmek, tevhide ulaşmaktır. Bu dünyada ne bekliyorsun? Eğer sen bizden isen, bizim mezhebimizde isen aşk meyhanesinin köşesine gel! Âlemin mülkünden, tacından tahtından kendini kurtar. Hak’tan gafil olma, ondan ilgisiz kalma! Aşk yoluna başını koy! [Hz. Pir Mevlana]
İsim: ... Tarih: 03.02.2012
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Ey yüzünün baharı ile ömrümü tazeleyen, yeşerten sevgili! Benim canım da, herkesin canı da, aşk tesirine kapılarak yaptıgım islere şaşırıp kaldı!Ey padişahlar padişahı, ey benim sultanım; ey benim sultanımın sultanı! O yanık olan canımı ateşlere attın, yaktın! Yalnız yeryüzündeki insanların değil, gökyüzündeki meleklerin bile canı olan sevgili; ey denizlerdeki balıkların adını andıkları, tesbih ettikleri eşsiz varlık! Dünyada görünen bütün güzelliklerde, her güzel yüzde senin nurundan bir nur, bir iz, bir tatlılık bulunan güzeller güzeli! Aşk güneşinin parlaklığı ile şu değersiz toprağım, şu naçiz bedenim gizli bir altın hazinesi oldu; her tarafa uçan düşüncem, ışığınla, nurunla kanatlandı!Sen’in lütuf kucagında bir çeng gibi nağmelerle doluyum; yavaş vur da, tellerim kopmasın! Can bahçesine rahmetinin ilkbaharı gelince, dikenler ya güller arasında kayboldu, yahut da bütün dikenlerim gül oldu! Beni yokluktan var eden, beni yaratan, her an beni söyletmede! Sonunda da, beni söyleten kerem buyurdu da bütün sözlerim O oldu! [Hz. Pir Mevlana]


İsim: meltem Tarih: 01.02.2012
Soyisim: TANRIKULU Şehir: YOZgAT(BOĞAZLIYAN)
E-Mail: ...
1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.


2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !


3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.


4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.


5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:
Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.


7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.


8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.


9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.


10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.


11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.


12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.


13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.


14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?


15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.


16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.


17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.


18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır


19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.


20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Yanıt:
SİZDEN GELENLER;
Yirmi Birinci Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.


Yirmi İkinci Kural: Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.


Yirmi Üçüncü Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki, ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde...


Yirmi Dördüncü Kural: Madem ki insan eşrefi-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.


Yirmi Beşinci Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.


Yirmi Altıncı Kural: Kainat yekvücut, tek varlıktır. Herkes ve her şey görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.


Yirmi Yedinci Kural: Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.


Yirmi Sekizinci Kural: Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar.


Yirmi Dokuzuncu Kural: Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, “ne yapalım kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.


Otuzuncu Kural: Hakiki Sufi öyle biridir ki, başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. Sufi kusur görmez. Kusur örter.


Otuz Birinci Kural: Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp... Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.


Otuz İkinci Kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!


Otuz Üçüncü Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.


Otuz Dördüncü Kural: Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.


Otuz Beşinci Kural: Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrı’ya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiğ i ölçüde olgunlaşır.


Otuz Altıncı Kural: Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar, o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!


Otuz Yedinci Kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.


Otuz Sekizinci Kural: “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.


Otuz Dokuzuncu Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde.. . Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar.


Kırkıncı Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde...

İsim: . Tarih: 23.01.2012
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Seni Allah’ın fazlından ve her işe, O’nun nimetini görerek başlamaktan ne alıkoydu?.. Ancak seni bu hale koyan, haliki bırakıp mahluka güvenmen olmuştur. Yaratanı unuttun; yaptığın kara güvendin, mevla seni nimetlerini görmekten mahrum etti.

Halk seni, Peygamberin çalıştığı gibi çalışıp helal yemekten alıkoyuyor. Sen bu halle kaldıkça, onlardan iyilik bekledikçe, kapılarına gidip ihsan ümit edip dilendikçe, müşrik sayılırsın. Allah-ü Taâla, seni bu halinden dolayı helal yemekten mahrum eder. Helal kazançtan, Hak’ka güvenerek çalışmaktan, seni geri koyar, azarlar.

Sonra... Hele bir zaman halkı bırak. Yaptığın büyük günahtan dön. Helal kazan, helal ye. Yaptığın işlere güvenme, Allah’ın fazlını gör. Allah’ın sana verdiği ihsanı unutma. O’nun ihsanını unutursan yine şirk yolunu tutmuş olursun. İlki kadar büyük olmaz, ama yine de şirktir. Bir gün büyür. Hafi iken, açık ve büyük şirk olur.

Bu haline de tövbe et, şirkin bu derecesini de kaldır. Kar ına, kesbine(*) güven, ama asıl kuvvet vereni gör. Bu işleri sana kolaylıkla yaptırana ve sebepleri yaratana bağlan, seni her hayra muvaffak eder. Çünkü her hayra O götürür, rızık O’nun elindedir.

Sen devam et, yani O’na güven, rıskını O’ndan bil; nasibini çeşitli yollardan sana gönderir. Bazen seni halka gönderir istetir ama bu senin için bir iptila, yada riyazet nevinden bir şey olur. Bu halde çok dikkatli olmak lazım gelir. Bazen de rıskını, sana bir mükafat olarak, vasıtaları göstermeden, onları hakiki sebep göstermeden gönderir. Sen de rahatça O’na dönersin. O’nun kudreti önünde tazimle eğilirsin. Bu kere perde kalkar O’nun fazlını görürsün. Mevla sana bir doktordan daha çok, mizacına uyanı fazlı ve ihsanı icabı verir. Bunları yapmakla seni kötü huylardan muhafaza eder. Başkasına meyil etmekten esirger. Nihayet sana verdiği güzel, büyük nimetlerle gönlünü alır.

Kalbinden cümle kötü istek, şehvet, matlup(**), mahbup(**) ... her ne varsa çıktığı zaman ve sende, O’nun arzusundan başka bir şey kalmadığı vakit, vereceği nimeti çok rahat verir.

Senin için gönderdiği bir rızkı, mutlaka sen alacaksın, başkası el süremez... Çünkü rızkın, senden başkasına nasip değildir. Şehvetini teskin için sana bir ihsan yapar, ihtiyacını onunla giderirsin. Ve sen bunları sana göndereni bilir, anlarsın. Bunları sana nasip edenin Hak olduğunu anlar, şükür yolunu tutarsın... Dolayısıyla irfanın artar, ilmin çoğalır. Allah seni halkın külfetinden uzaklaştırır. Ruhunu masivadan temiz tutmağa seni muvaffak eder.

Sonra kalbin nurlanır, hakiki ilimleri anlamaya kabiliyetin artar. Gönül gözün açılır, kalbin nurlanır. Hakka yakınlığın ilerler, tam o alemin malı olursun.

O manevi, büyük ilmin sırlarını muhafaza edebilecek hale gelirsen, sana rızık ne zaman ve ne vakit gelecekse bilirsin. Bu hal sana Allah’ın fazlı, keremi olarak verilir. Şanını ta’zim(+) etmek için bu hale getirilirsin. Netice olarak, bunların hepsi sana Allah’ın bir ihsanıdır. Allah-ü Taala bak bu manada neler buyuruyor:

- “Biz onların içinden işlerimizin hakikatına eren imamlar yaptık, sabrettikleri takdirde buna ererler. Onlar bizim ayetlerimize inanırlar.”

- “Yolumuzda gerçekten çalışanlara yollarımızı açarız.”

- “Allah’a karşı ittika(++) sahibi olunuz ki size öğrete.

Bu hallere erdikten sonra tekvin sıfatı tecellisi gelir. Açık bir emirle o işi yapmağa başlarsı. Bu emirde hiçbir şüphe yoktur. Güneş gibi açık meydandadır. Bu emir sana verilir ki;her tatlıdan daha hoş ve her güzelden daha tatlı... Bu vazifeyi yapmak için, sana gelen ilhamda karşılık bulunmaz. Bu ilham nefsin kirlerini eritir. Allah-ü Taala, peygamberlerine gönderdiği bazı kitaplarda şöyle buyurmuştur:

- “Ey Adem oğlu, ben öyle bir Allah’ım ki, benden başka ilah yoktur; ancak ben varım. Ben her neye ol desem, olur. Bana itaat et ki, seni de benim gibi kılayım; bir iş için ol; diyesin ola..”

Bu haller hayret edilecek haller değildir. Bunu peygamberler çok yapmıştır. Velilerin de bir kısmında bunlara benzeyen haller zuhura gelmiştir. Bazan havas tabakasına da bu vergi, Hak tarafından bir ihsan olarak verilmiştir...

(fütuhul gayb Abdulkadir Geylani k.s.)
İsim: ... Tarih: 19.01.2012
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Divân-ı Kebîr clt.1.258: “Ey gönül! Hakk'tan gelen gamı, kederi bir lütuf olarak bil de, ondan yüz çevirme! Onun içine gir! Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır.

Onun gönülde açtıgı yaraya katılan ki merhemi yüz göstersin! Sunu aklından çıkarma ki sabır, ıstırabın , acının anahtarıdır.

Dertlerin kederlerin içine öyle bir aşkla dal ki, sonunda hiç beklemediğin bir zamanda ansızın Hakk'ın kürsüsü ve arş-ı azamı senin önüne gelsin.

Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır.

Cihanın nüru ile gül de, cihanın dügünü, dernegi ol! Onun mateminden, acılarından kurtul, emniyete ulaş!

Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır.

Kibirden, kinden kurtulur da gönlünü ayna gibi parlak, lekesiz bir hale getirirsen, her an onu gönül aynasında görürsün.

Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır.

Kibri, kini yok edersen hem benlikten yakanı sıyırırsın, hem de şeytanın saçından tutar, boynunu vurursun.

Sabır sıkıntının anahtarıdır.

O, zaman bahtın, talihin, devlet, varlık kendiliğinden kalkar senin ayağına gelirler. Onların gelişi ile mutlu olursun.

Sabır sıkıntının anahtarıdır.

Sus! Artık sırları söyleme, söyleme ki: " (=Min ledün) sırrına yabancılar, ham kişiler, nasıl erebilirler ?

Sabır sıkıntının anahtarıdır.”



Sabır, sükût ve tevekkül içinde yaşamak niyazıyla hayırlara karşı olalım inşallah...


İsim: ... Tarih: 19.01.2012
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Mesnevi clt.3.349: Hakk yolunda okuduğun virdi, çektiğin tesbihi, terk edince, zahmete sıkıntıya düşersin. Sana sebebi bilinmeyen bir iç sıkıntısı bir darlık gelir gönlüne düşer.

Bu sebepsiz üzüntü, bu iç sıkıntısı, sana bir çeşit ihtardır. Bir çeşit seni terbiyedir. Devâm ede geldiğin virdini bırakma, eski ahdini bozma, dikkat et demektir.

Bu iç sıkıntısı bu darlık bir zincir şeklini almadan, gönlünü bağlayan sıkan şey sana ayık bağı olup tüm yollarını kapamadan önce, virdine, tesibinine devâm et.

Ancak akıl ile anladığın o mânevi darlık, o iç sıkıntısı, o eziyet, Hakk’ın bu işâretlerini boş yere sanmaman için, duygunla duyulur bir hâle gelerek ortaya çıkar seni uyarır.

Suç işlediğin zamanlarda, gönlüne gelen darlıklar, duyulan iç sıkıntıları, yalnız hayatta iken seni perişan etmekle kalmaz, ölümünden sonrada onlar sana zincir olur, sıkıntı olurlar.

Burada bizim zikrimizden kaçınana dar bir geçinme verir, onun geçinmesini güçlendiririz. Onu körlükle cezâlandırırız âyetini sakın unutma !


İsim: ... Tarih: 19.01.2012
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Mesnevî clt.2. 3135: Senin Yûnus gibi olan rûhun, balık karnı gibi olan bedeninde türlü sıkıntılar içinde kavruldu pişti. Ona Allah’ı zikretmekten başka kurtuluş yolu yoktur. Eğer Yûnus balığın karnında Allah’ı zikretmeseydi kıyamette ölülerin dirileceği güne kadar orada mahpus kalır, o zindan dan çıkıp kurtulamazdı. Hz. Yûnus ettiği tesbih bereketiyle balığın karnından kurtuldu. Peki tesbih nedir ? Ben sizin Rabbiniz değimliyim ? belirtisi delili. Eğer senin rûhun o can tesbihini unuttu ise şu balıkların tesbihini dinle. Gönül gözü ile Allah’ı hisseden, yarattığı eserlerde O’nun kudretini, yaratma gücünü gören Allah’a mensuptur. O’nun dostudur. O vahdet denizini müşâhade eden de, o denizin balığıdır. Bu dünya bir denizdir. Bedende o denizin balığıdır. Rûh ise ilâhi nûru görememiş, perde arkasında kalmış Yûnus gibidir. Beden balığı içerisinde mahpus olan rûh, Allah’ı tesbih ederse balıktan kurtulur. Yoksa balığın karnında sindirilir yok olur gider.

Vesselâm: “Bir kez aşk ile Allah dese insan. Dökülür günahlar misli hazan”


İsim: MEHMET Tarih: 18.01.2012
Soyisim: DOĞRUDUR Şehir: TUNCELİ
E-Mail: mehmetdogrudur@hotmail.com
Hasan'a Mektup - II / Abdurrahim Karakoç
Göz değdi köyümün güzellerine,
ELİF, yadellere göçtü be Hasan
SEVGİ size ömür dört kulaç önce,
Ecel çorbasını içti be Hasan

ASALET babasız çocuk doğurdu;
Hazlı HÜRRİYET'i haydutlar vurdu
Viraneye döndü TÜRKHAN'ın yurdu,
Köyün tadı tuzu kaçtı be Hasan

ADALET felç oldu, yürür değnekle,
NEŞE ne haltetsin soğan ekmekle...
GÖNÜL delirdi de yol beklemekle,
İsyan bayrağını açtı be Hasan

SAADET'in adı HÜLYA'dır şimdi;
Hergün birimizi aldatır şimdi
UMUT'lar rüyada, faldadır şimdi
Unut, eski günler geçti be Hasan

FAZİLET'i gelin ettik gurbete,
Kimbilir... belki de gurbetten öte
Yağlı SERVET garaz eder ÜLFET'e
Ara yere nifak saçar be Hasan

ZEYNEP bize küskün, İFFET sürgünde;
Rezalet, felaket yağar her günde...
Yedi HASLET verem olur bir günde,
ÜLKÜ kötü yolu seçti be Hasan

Burada ne düğün ne BAYRAM kaldı...
En güzel UMUT'lar dalda ham kaldı!
Korku, hasret, isyan, keder, gam kaldı;
Binalar temelden uçtu be Hasan

İşte böyle... Malum ola halimiz;
Naçar böğrümüze düştü elimiz
Güven duyduğumuz her güzelimiz,
Bizlere bir kefen biçti be Hasan

İsim: ... Tarih: 10.01.2012
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Bir kudsi hadiste şöyle buyuruluyor:

“Ey ademoğlu, Ben kulumun zannında, kendimleyim. Halbuki beni andığı an onunlayım. Beni tek başına zikrederse, onu zatımda rahmetimle anarım. Beni bir toplulukta anarsa, ben de onu daha hayırlı bir toplulukta anarım. Ey ademoğlu, beni ancak benden başkasını unutan zikreder. Başkasını unutarak beni zikret ki, aradaki perdeyi açarak seni anayım. Beni dilinle an ki, seni rızamla anayım. Beni kalbinle an ki, seni bana kavuşturmakla anayım. Beni küçülerek an ki, seni üstün kılarak anayım. Beni bollukta an ki, seni darlıkta anayım. Beni mücadele ile an ki, seni müşahede ile anayım. Beni kulca an ki, seni Rab’ca anayım. Beni fena ile an ki, seni beka ile anayım. Ey ademoğlu, beni unutuyor ve başkasını hatırlıyorsun hep. Beni zikreden hayırlı bir dille ikram olunmuşken kalbin başkasıyla meşgul. Eğer beni bilseydin benden başkasını anmazdın. Ey ademoğlu, beni zikretmekle şükretmiş, beni unutmakla küfretmiş olursun. Ey ademoğlu, zikrimle nimet bul ve benimle ferahla. Ey ademoğlu zikrimden kaçmayanı kendime dost edindim. Ey ademoğlu, kulumda benim zikrim galip durumda olunca; o Bana, Ben de ona aşık olurum. Ey ademoğlu kim benim zikrimle meşgul olursa, ona benden isteyenlere verdiğimden daha üstününü veririm.”

Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde "Cennet bahçelerine uğradığınız zaman meyvelerinden istifade ediniz" buyurduğunda cennet bahçelerinin nereler olduğu soruldu. Peygamber Efendimiz (s.a.v), Allah'ı zikretmek için teşekkül eden halakalardır." buyurdu.


İsim: 24nasip ümran Tarih: 03.01.2012
Soyisim: . Şehir: iskenderun
E-Mail: .
» Tevfizname - Mevla Görelim Neyler

Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif onu seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Sen hakk’a tevekkül kıl
Tefviz et ve rahat bul
Sabreyle ve razı ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Kalbin ona berk eyle
Tedbirini terk eyle
Takdirini derk eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hallak-ı rahim o’dur
Rezzak-ı kerim o’dur
Fa’al-ı hakim o’dur
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bil kadıy-ı hacatı
Kıl o’na münacatı
Terk eyle muradatı
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bir işi murad etme
Olduysa inad etme
Haktandır o reddetme
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hakk’ın olacak işler
Boştur gam-u teşvişler
O hikmetini işler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hep işleri faiktir
Birbirine layıktır
Neylerse muvafıktır
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Dilden gamı dûr eyle
Rabbinle huzur eyle
Tefviz-i umur eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Sen adli zulüm sanma
Teslim ol oda yanma
Sabret sakın usanma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Deme şu niçin şöyle
Yerincedir ol öyle
Bak sonuna sabreyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hiç kimseye hor akma
İncitme, gönül yıkma
Sen nefsine yan çıkma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Mü’min işi renk olmaz
Âkil huyu cenk olmaz
Ârif dili tenk olmaz
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hoş sabr-ı cemilimdir
Takdir kefilimdir
Allah ki vekilimdir
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her dilde o’nun adı
Her canda o’nun yadı
Her kuladır imdadı
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Naçar kalacak yerde
Nagâh açar o perde
Derman eder ol derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her kuluna her anda
Kâh kahr-u kâh ihsanda
Her anda o bir şanda
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Kâh mu’ti-u kâh mani’
Kâh darr-u kâh nafi’
Kâh hafız-u kâh rafi’
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Kâh abdin eder ârif
Kâh eymen-ü kâh haif
Her kalbi o’dur sarif
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Kâh kalbini boş eyler
Kâh halkını hoş eyler
Kâh aşkına dûş eyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Kâh sade-ü kâh rengîn
Kâh tab’ın eder sengîn
Kâh hırem-ü kâh gamgîn
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Az ye, az uyu, az iç
Ten mezbelesinden geç
Dil gülşenine gel göç
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bu nas ile yorulma
Nefsinle dahi kalma
Kalbinden ırak olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Geçmişle geri kalma
Müstakbele hem dalma
Hâl ile dahi olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her daim o’nu zikreyle
Zeyrekliği koy şöyle
Hayran-ı hak ol şöyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Gel hayrete dal bir yol
Kendin unut o’nu bul
Koy gafleti hazır ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her sözde nasihat var
Her nesnede zinet var
Her işte ganimet var
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hep remz-ü işarettir
Hep gamz-ü beşarettir
Hep ayn-ı inayettir
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her söyleyeni dinle
Ol söyleteni anla
Hoş eyle kabul canla
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bil elsine-i halkı
Aklam-ı hak ey hakkı
Öğren edeb ve hulku
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Vallahi güzel etmiş
Billahi güzel etmiş
Tallahi güzel etmiş
Allah görelim netmiş
Netmişse güzel etmiş

Şair : Erzurumlu İbrahim Hakkı

İsim: . Tarih: 29.12.2011
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Ya ilahi Senden bir dileğim var
Kapından sürüpte dara düşürme
Öter bülbüleyin ahu can kuşu
Maksudu giryara hara düşürme

Cemalin Nurudur Aşık'ın canı
Aşık feda etmiş ezelde kanı
Ey bu can mülkünde ruhun Sultanı
Aşkından başka bir hara düşürme

Kadir Mevlam ateş atma özüme
Dünya malı görünmüyor gözüme
Ya İlahi Sen bak benim yüzüme
Cehennem ateşi ile dağlama

Sen sinemdeki ben ben gibi duran
Sinemin özünde hatsız oturan
Ey gönlümü yapıp kalbimi bilen
Derdime dermansın hara düşürme

Malumundur halim Ey Yüce Rahman
Gizli saklı nem var hep Sana ayan
Ey Rahmeti sonsuz, lütfu bin payan
Gönlümü yüzde bir dara düşürme.


(grup derman)
İsim: NASİP MELTEM Tarih: 23.12.2011
Soyisim: TANRIKULU Şehir: YOZgAT(BOĞAZLIYAN)
E-Mail: ...
Behlül-i Dânâ bir gün Bağdât sokaklarından birinde giderken, oynayan çocuklar gördü. Çocuklardan biri ise bir köşeye çekilmiş onlara bakıyor ve ağlıyordu. Behlül-i Dânâ o çocuğun yanına gitti ve;

"Ey çocuk niçin ağlıyorsun? Gel sana bir şeyler alayım da sen de arkadaşlarınla oyna." dedi ve çocuğun başını okşadı.

Çocuk bakışlarını Behlül'e çevirdi ve;

"Ey aklı az adam! Biz oyun için yaratılmadık." dedi.

Behlül bu söze şaştı ve çocuğa;

"Ey oğlum! Peki niçin yaratıldık." diye sordu.

Çocuk;

"Allahü teâlâyı bilmek ve O'na ibâdet etmek için." dedi.

Behlül hazretleri;

"Peki bunun öyle olduğunu nereden biliyorsun?" diye sordu.

Çocuk, Mü'minûn sûresinin 115. âyet-i kerîmesini okuyuverdi. Meâlen; "Sizi ancak boşuna yarattığımı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?"

Hazret-i Behlül tekrar;

"Ey çocuk. Sen hakîmâne konuştun. Bana biraz daha nasîhat et." dedi ve ağlamaya başladı. Kendinden geçmişti.

Kendine geldiğinde çocuğa;

"Ey oğlum! Senin günâhın yok. Sen bir çocuksun. Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorsun?" diye sordu.

Çocuk da;

"Ey Behlül! Babamı ateş yakarken gördüm. İri odunları küçük çırpılarla tutuşturuyordu. Ben de Cehennem'in yanan küçük odunlarından olacağımdan korkuyorum." dedi.

Bu sözler üzerine Behlül-i Dânâ hazretleri tekrar ağladı. Kendinden geçti. Kendine geldiğinde çocuğu yanında göremedi. Oradakilere bu çocuğun kim olduğunu sordu.

Onlar;

"Tanımadın mı?" dediler.

Behlül;

"Hayır." deyince, onlar;

"Bu, hazret-i Hüseyin evlâdından seyyid bir çocuktur." dediler.

Behlül de; "Ancak böyle bir ağacın meyvesi bu kadar olgun olabilirdi." deyip oradan ayrıldı.


İsim: NASİP MELTEM Tarih: 23.12.2011
Soyisim: TANRIKULU Şehir: YOZAT(BOĞAZLIYAN)
E-Mail: .
Hani bilirsiniz ya;

DUYGULAR VARDIR,
Kalemden kâğıda lehçe dökülen
Benlikten kaçırıp meçhule götüren

GÖNÜLLER VARDIR,
Değirmen misali kalbi öğüten
Kaktüsü kurutup güller büyüten

HAYALLER VARDIR,
Bir kırık bacakla yine de yürüten
Her gece kaynayıp sinede tüten

AYRILIKLAR VARDIR,
Baharın yüzünü kışa çeviren
Bir garip firari kuşa çeviren

DUALAR VARDIR,
Arz-ı halleri Rahman’a bildiren
Derinden titreyen ruhu dindiren

HASRETLER VARDIR,
Bekleyiş içinde aklını yitiren
Vuslatı başlatıp, firakı bitiren

VE AŞK’LAR VARDIR… Aşıklar vardır.


İsim: ... Tarih: 19.12.2011
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Ey âşık hani özlem çekiyorsun ya!

Ululukta değildir aşk hünerde değildir. Bilgide değildir hem defterde değildir.
Kitap sayfalarında hele hiç değil. Halkın dedikodusu da olamaz aşıkların yolu…
Dalı sonsuzluktadır aşkın kökü ilksizliktedir. Ne arşa dayanır bu ağaç ne toprağa.
Bir gövdesi yok ki gövdeye dayanası.Aşk gelince aklı koyduk rafa heva ve hevesi falakaya yatırdık…

Akla ve ahlaka yaraşır şey değil çünkü şu kendini beğenmişlik.
Hani ey aşık hani özlem çekiyorsun ya Sevgili’ye!

Bil ki Sevgili’dendir özlemin özü.Odur asıl sana özlem duyan.

Çünkü o tutuşturmayınca alevi kimsede olmaz ateş ve aşk ateşi önce sevilene ondan sevene düşer.

Deniz yolcusuna ya korku ya umut tahtasıdır gemi.
Yolcu da tahta da yok olunca ne kalır ki yokluktan başka!..
Bir tahta parçasına verdinse gönlünü boğulmaktan korkarak yol eri değilsin sen.
Belki aslına isyan eden bir isyancı!..

Bir şerbet sun bana canlar bağışlayan dudağından da şifa bulayım derhal. Hastaya bundan daha etkili ilaç mı bulunur?
Sustum!

Bir harf bile söylememin imkanı yok yoklukta artık.
Aslı olmayan sözlerdir çünkü hep dilimde gerçek değil surettir hep…
Cana eziyetten başka bir şey vermez ki söylesem!..Sustum! çünkü hadden aşkın olacak söz kabından taşacak…

Ne kulaklarda onu anlayacak bir kudret var oysa; ne anlayışında ona uygun bir kabiliyet!..

Ey Tebrizli! Hem denizsin sen hem inci. Tanrı nurundan başka bir şey değil varlığın da!..”

Hz.Mevlâna


İsim: Nasip Leyla Tarih: 14.12.2011
Soyisim: Burç Şehir: Kayseriiiii
E-Mail: .....
Behlül Dana hazretleri, Halife Harun Reşide soruyor:
-Toprağın altında en fazla ne var?
-Bunu bilmiyecek ne var, ölü var?
-Hayır, Sultanım ölüler değil feryatlar var.

.......İman ile gidenler, niye daha çok çalışmadık, niye daha çok ibadet yapmadık diye, iman ile gidip, günahkar olanlar da niye bu günahları işledik diye, kafirler ise neden küfre sebep olacak işler yaptık diye herkesin feryadını bastırarak, feryat ederler.
İnsanın ahiret hayatı, ölüm ile başlar.
Kabirdekilerin feryatlarını insanlar ve cinler dışında herkes duyar.
Peygamber Efendimiz:
-"Eğer hayvanlar ölümden sonra insanların başına gelecek olan dehşetli anı bilecek olsaydılar, bir deri bir kemik kalacakları için yiyecek et bulamazdınız" buyurdu. Ama insanlar bildikleri halde gaflet içindeler. (Muhsin hocam burada Peygamber efendimizin demek istediğini anlamadım hayırlı günler...)
İsim: . Tarih: 13.12.2011
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
bir varmış bir yokmuş..evvel zaman içinde kalbur saman dışarıda..bir köyde bir gelin varmış..konuşmazmış..kaynana kayınbaba görümce damat hep beraber bu işten epey sıkılmışlar..damat beye naz lazımmış cilve lazımmış amma bilmeden çocuğun başını yakmışlar gelde şimdi bu işe bir çare bulunmazmıymış..geline iyi deseler utanır kızarır edeple başını eğer kötü deseler hiç sesini çıkarmaz aynı edeple boynunu büker köşesine çekilirmiş tabiri caizse Allah adamıymış..gelinimiz hamaratmı hamaratmış iki tanesi hariç köyün bütün horazlarından evvel kalkıp havluyu hayatı görürmüş hayvanları sağar kürekle tersleri dışarı atar folluklardaki yumurtaları bir bir toplarmış..gelin görünki bunlar para etmezmiş hiç..birgün oğlanın anası beyine ''herif herif çocuk elden gidiyor oda gitgide gelinimize benzemeye başladı iyice içine kapandı gel gebermeden şu çocuğa bi cilveli gelin bulalımda dünyasına baksın'' demiş..adamda çubuğundan çektiği derin bir nefesi bırakırken ''haklusun hatun haklısın'' deyip bi derin nefes daha çekmiş..başlamışlar köyköy cilveli gelin aramaya..sonunda bitane bulmuşlar..Allahın emri Peygamber (s.a.v.) kavli derken düğün dernek kurulmuş..cilveli gelin duvak içinde atın sırtında havluya girince eski gelini görmüş ve kendini tutamayarak ''neo sağır gelin salak gelin kocasını ellere kaptıran gelin'' diye alay etmiş..o güne kadar malayani söz konuşmayan eski gelinse hafif gözlerini kısıp ''edepsiz gelin utanmaz gelin daha attan bile inmeden el kapısında konuşmaya başlayan gelin'' diye karşılık vermiş..bu duruma şahit olan aylenin büyükleri atın yönünü ters çeviriverip deh diye sırtına vurmuşlar atın yeni gelini göndermişler..büyük bir hatadan kendilerini dönderen Cenabı Allahtan tövbe dileyip eski gelinlerinlerini nasip eylediği için bir ömür boyu hamdu sena etmişler..onlar ermiş muradına cümle ümmeti Muhammed çıksın kerevetine.
İsim: Nasip Leyla Tarih: 01.12.2011
Soyisim: Burç Şehir: Kayseriiiii
E-Mail: ....
Bir Şehirde namuslu bir aile varmış.Koca kuyumcu, kadın ise ev hanımıymış..
Bir gün kadın, hergün süt getiren erkek satıcıdan süt almak için kapı aralığından tenceresini uzatmış ve Sütçü daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yapmış ve kadının elini şehvetle tutuvermiş.
Kadın tencereyi hemen oracıkda bırakıvermiş ve hemen kapıyı sütçünün suratına kapatıvermiş. Kadıncağız sütçünün bu yaptığına çok ama çok üzülmüş. Akşam üzeri Kocası eve geldiği zaman kadıncağız ağlayarak Kocasına olan biteni anlatmış ve şöyle demiş.
"Söyle bakalım bana, bugün sen ne yaptın ki? benim başıma böyle bir iş geldi"diye Kocasına veryansıl etmiş.
Bunun üzerine adam şöyle bir itirafta bulunmuş:
"Evet hanım özür dilerim. Bugün hiç yapmadığım bir işi yaptım ve bilezik almak isteyen bir kadın, takamıyorum bana yardım et, deyince, bileziği koluna takarken, bunu sanki zor oluyormuş gibi geciktirerek yaptım ki, kolu bir iki saniye daha çok elimde kalsın, diye düşündüm. İşte senin başına gelenin sebebi budur"demiş...
Sevgili "Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem"boşuna uyarmamış;
"Başkalarının hanımlarına iffetli davranınki! Sizin hanımlarınızda iffetli ve namuslu olsunlar!.."(ve sizin hanımlarınıza da iffetli davransınlar!)
İsim: . Tarih: 22.11.2011
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
mecnun birgün çölde namaz kılan bir adamın önünden leylaaaa leylaaaaaa diyerek tozo dumana katarak yıldırım gibi geçer..adam içinden ''ulan kim şu münasebetsiz'' der lakin kafasını dönderipte bakamaz çünkü daha üç rekat daha vardır..namaz biter bitmez çöl esintileri ayak izini yok eder diye hemen izleri takip etmeye başlar..gide gide bi vadiye yaklaşır ve eliyle koymuş gibi bulur mecnunu..mecnun oraya diz çökmüş oturmaktadır lakin sağ el işaret parmağıyla havaya çizdiği şekillerden adam uzaktan bişey anlamaz..mecnunun dibine kadar gelip daha dikkatli baktığındaysa yine birşey anlamaz..ve mecnunun bi tutam sakalından tutar ''be adam sende hiç utanma yokmu hiç namaz kılanların önünden geçilirmi kul ile Allah arasına girilmeyeceğini hiç olmassa kulağınadamı fısıldamaılar bu yaptığın insanlığa sığarmı'' diye gahirlenir..mecnunsa bu laflardan bişey anlamaz tek anladığıysa konuşanın leyla olmadığıdır..arada birde adamı ''olur yahu,boşver,kafana takma'' falan diye mırıldanarak teselli etmeye çalışır..lakin adam iyice köpürmektedir..durumu mecnunda merak eder ''hayırdır yahu ne oldu'' der.adamsa ''bilmiyormusun namaz kılarken önümden geçtinya'' der..mecnun ''nerede'' diye sorar adamsa ''şo vahanın hafif kuzeybatısında'' der.mecnun ''kaç sularında oldu bu olay'' der.adam ''anlamadım'' der.mecnun:''yani hangi vakitte'' der.adamsa ;''kuşluk vaktiydi zaten kuşluk namazımı kılıyordum'' der.mecnun;''peki beni buralarda nasıl bulabildin'' der.adamsa;''izini sürdüm''der..mecnun bu sefer celallenip ''yahu adam ben leylanın aşkından ne seni ne bu çölü ne bu vadiyi hiç bişeyi hatırlayamıyorum sense cenabı Allahın huzurunda benim önünden geçtiğimi biliyorsun üstelik ta buralarda elinle koymuş gibi takip ediyorsun sendeki Mevla aşkı demekki bendeki leyla aşkı kadar bile yokmuş''der.
İsim: NASİP meltem Tarih: 20.11.2011
Soyisim: TANRIKULU Şehir: YOZGAT(BOĞAZLIYAN)
E-Mail: ...
VESİLENİN TESİRLİ OLMAMASININ HİKMETİ
İki kör,Ümmü Cafer in yolunun üzerine otururlar. Ümmü Cafer keremi,cömertliği ile bilinen bir kadındı.Amalardan biri evli ve çoluk çocuk sahibi.diğeri ise bekar.
çoluk-çoçuk sahibi ama şöyle dua eder:
-''Ey Allah ım!Bana çok geniş olan fazlı kereminden rızıklar ihsan et .''Bekar ise,şöyle dua eder;
-''Ey Allah ım!Ümmü Cafer fazlından bana rızık ver.''
Ümmü Cafer,rızkı ALLAH tan isteyene her gün iki dirhem gönderir.kendi fazl u kereminden rızık isteyene ise,iki pide,bir de on dinar koymuş olduğu pişiş tavuk verir.Bunu istemeyen ama diğerine;
-''Bu iki pide ve tavuğu al,bana iki dirhemi ver''der.
diğeride buna razı olur.iki dirhemi verir.iki pide ve pişmiş tavuğu alıR.
Bu hal böylece bir ay devam eder.bir ay geçtikten sonra Ümmü Cafer bekar amaya adam gönderip:
-''Bizim ihsanımız onu zenginleştirdimi''diye haber gönderir.Ama şöyle cevap verir:
-''Ona ne verdin diye sorun.Gelip ümmü cafer e sorarlar:
_''üç yüz dinar verdim''diye cevap verir.AMA:
_''HAYIR.Allah a yemin ederim ki,bana o her gün iki pide ile bir tavuk gönderdi.ben onları arkadaşıma iki dirheme satardım''der. Ümmü Cafer:
-''Adam doğru söylüyor.çünkü öteki Allahtan İSTEDİ.ALLAH da onu ummadığı yerden zengin etti.Bu ise rızkı bizim falımızdan istedi.Allahü Teala insanların fakir ve zengin olmasının Allahtan olduğunu bilmeleri için bunu rızıktan mahrum etti.ALLAHÜ TEALA nın takdir buyurduğu herşey mutlaka olur.''RABBİMİN RIZASINA UYGUN KULLAR OLABİRİZ İNŞALLAH...
İsim: NASİP meltem Tarih: 20.11.2011
Soyisim: TANRIKULU Şehir: YOZGAT(BOĞAZLIYAN)
E-Mail: ...
VESİLENİN TESİRLİ OLMAMASININ HİKMETİ
İki kör,Ümmü Cafer in yolunun üzerine otururlar. Ümmü Cafer keremi,cömertliği ile bilinen bir kadındı.Amalardan biri evli ve çoluk çocuk sahibi.diğeri ise bekar.
çoluk-çoçuk sahibi ama şöyle dua eder:
-''Ey Allah ım!Bana çok geniş olan fazlı kereminden rızıklar ihsan et .''Bekar ise,şöyle dua eder;
-''Ey Allah ım!Ümmü Cafer fazlından bana rızık ver.''
Ümmü Cafer,rızkı ALLAH tan isteyene her gün iki dirhem gönderir.kendi fazl u kereminden rızık isteyene ise,iki pide,bir de on dinar koymuş olduğu pişiş tavuk verir.Bunu istemeyen ama diğerine;
-''Bu iki pide ve tavuğu al,bana iki dirhemi ver''der.
diğeride buna razı olur.iki dirhemi verir.iki pide ve pişmiş tavuğu alıR.
Bu hal böylece bir ay devam eder.bir ay geçtikten sonra Ümmü Cafer bekar amaya adam gönderip:
-''Bizim ihsanımız onu zenginleştirdimi''diye haber gönderir.Ama şöyle cevap verir:
-''Ona ne verdin diye sorun.Gelip ümmü cafer e sorarlar:
_''üç yüz dinar verdim''diye cevap verir.AMA:
_''HAYIR.Allah a yemin ederim ki,bana o her gün iki pide ile bir tavuk gönderdi.ben onları arkadaşıma iki dirheme satardım''der. Ümmü Cafer:
-''Adam doğru söylüyor.çünkü öteki Allahtan İSTEDİ.ALLAH da onu ummadığı yerden zengin etti.Bu ise rızkı bizim falımızdan istedi.Allahü Teala insanların fakir ve zengin olmasının Allahtan olduğunu bilmeleri için bunu rızıktan mahrum etti.ALLAHÜ TEALA nın takdir buyurduğu herşey mutlaka olur.''RABBİMİN RIZASINA UYGUN KULLAR OLABİRİZ İNŞALLAH...
İsim: by_rüzgar Tarih: 31.08.2011
Soyisim: KILINÇ Şehir: AKSARAY
E-Mail: FGR
ne güneşin ışıgı kaldı gözlerini görünce,Ne ayn yakamoz'u yüzünü görünce,Nede bendeki eski ben SENİ KARŞIMDA GÖRÜNCE....
İsim: ahmet Tarih: 29.08.2011
Soyisim: sonkur Şehir: niğde
E-Mail: ....
Düştüm İbret Aldım Kalktım Unuttum

Halimle dünyayı seyran eyledim
Düştüm ibret aldım kalktım unuttum
Ne hikmetler gördüm hayran eyledim
Düştüm ibret aldım kalktım unuttum

Doğruyu duymadım yanlışa kandım
Gölgemi görünce kendimi sandım
Ateşle oynadım külünde yandım
Düştüm ibret aldım kalktım unuttum

Kim bilecek neler vardı anımda
Yazacaktım kalem yoktu yanımda
Beni serhoş eden hal var kanımda
Düştüm ibret aldım kalktım unuttum

Aşık İsmeti'yim gittimse nere
Ya dağ engel oldu ya da derin dere
Bir değil beş değil belki bin kere
Düştüm ibret aldım kalktım unuttum

İsim: ... Tarih: 14.08.2011
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
. Sen bir nürun gölgesisin. Biz de cümle cihan senin gölgeniz. Nürun gölgeden ayrı düştüğünü kim gördü?

• Gölge, bazen nürun yanında olur. Bazen de onda yok olur, gider. Yanıbaşında ise, onunla beraberdir. Onunla bir sıradadır. Onda yok olmuşsa, onunla buluşmuştur, ona kavuşmuştur.


• Nur, sebebi yaratandır. Ne kadar sebep varsa hepsi de onun gölgesidir.Allah, sebepsizliği her şeye sebep kılmıştır.

• Sebebi yaratan ile sebep birbirinin aynasıdır. Kim ayna gibi tertemiz değilse, aynayı ve aynadakini göremez.



İsim: ... Tarih: 14.08.2011
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
• Ey gönül! Hakk'tan gelen gamı, kederi bir lütuf olarak bil de, ondan yüz çevirme! Onun içine gir! Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır. Onun gönülde açtığı yaraya katılan ki merhemi yüz göstersin! Şunu aklından çıkarma ki sabır, ızdırabın, acının anahtarıdır.

• Deıtlerin, kederlerin içine öyle bir aşkla dal ki, sonunda hiç beklemediğin bir zamanda ansızın Hakk'ın kürsüsü ve arş-ı azamı senin önüne gelsin. Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır.

• Cihanın nüru ile gül de, cihanın düğünü, derneği ol! Onun mateminden, acılarından kurtul, emniyete ulaş! Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır.

• Kibirden, kinden kurtulur da gönlünü ayna gibi parlak, lekesiz bir hale getirirsen, her an onu gönül aynasında görürsün. Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır.

• Kibri, kini yok edersen hem benlikten yakanı sıyırırsın, hem de şeytanın saçından tutar, boynunu vurursun. Sabır sıkıntının anahtarıdır.

• 0 zaman bahtın, talihin, devlet, varlık kendiliğinden kalkar senin ayağına gelirler. Onların gelişi ile mutlu olursun. Sabır sıkıntının anahtarıdır.

• Sus! Artık sırları söyleme, söyleme ki: " (=Min ledün) sırrına yabancılar, ham kişiler, nasıl erebilirler? Sabır sıkıntının anahtarıdır
İsim: ... Tarih: 14.08.2011
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
• Benim aşıklıktan başka bir işim yok. Ben aşığım, aşıklığı bir suç saymıyorum. Ve aşık olduğum için de utanmıyorum.

• Sen şu aşk denizinin içinde ne kadar da değerli bir incisin! Senin yüzünden dalga gibi kararsızım, çırpınıp duruyorum.

• Ben şimdi senin aşk denizinin kıyısında oturup duruyorum. Her ne kadar benim gönül denizimin kıyısı yoksa da, ben aşk denizinin kıyısını seviyorum, o kıyının sarhoşuyum.

• Senin aşkının şarabı bana gökyüzünden gelmektedir. Bu sebepledir ki, yeryüzünde üzümleri sıkarak şarap yapanlara benim minnetim, ihtiyacım yoktur.

• Senin aşk şarabın dağın bile sükünetini giderir, onu oynatırken; benim vakarım yoksa, ben yerimde duramıyorsam beni kınama, ayıplama!

• Sevgilim ben senin oturduğun mahalleden bir türlü vazgeçemiyorum. Ne olur, bana mahallende bir ev tut!

• Sen güzelliğin ile, eşsizliğin ile dünyanın kutbusun. Herkes yüzünü sana doğru çevirmiş, seni görmek istemektedir. Benim de senin çevrende dolaşmaktan başka bir işim yok!

• Benim akrabam, yakınım, eşim, dostum hep aşktan doğan kişilerdir. Bunlardan daha güzel yakınlarım, daha ala soyum, sopum yoktur!

• Iki dünyadan da üstün, iki dünyadan da değerli ne vardır? Aşk şehri vardır. Benim bundan daha iyi bir şehrim, daha iyi bir diyanm yoktur!
İsim: . Tarih: 06.07.2011
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Rasulullah (s.a.v) efendimiz ashabı ile bir tepeciğin üstüne çömelmişler oturuyorlar..karşıdanda kureyş eşrafının kervanlşarı karlı bir şam ticaretinden dönmüşler mekkeye giriyorlar..büyük bir şamata,muazzam bir karşılama..halk ellerinde çıngıraklı defler ve dümbelek benzeri davullarla ortalığı yıkıyorlar..kervan yedi adet,herbiri yüzlerce deve konvoyundan müteşekkil..falan oğlu filanın kervanı geldiiiii diye ticaret cazgırı bir bağırdımı alkışlar yaşaaa sesleri atmosferin mezosfer tabakasına kadar yükseliyor..zengin kafirlerin karılarından kimide hızını alamayıp orta yere kadar gelip göbek atıyorlarımış ümmeti muhammede nispet olsun diye lakin hz.ömer (r.a.) üstümüze biryerlerden ok fırlatır diye giri gruplarının yanına kaçışmışlar..bu durumu rasulullah-ı(s.a.v.)efendimiz dalgın birizda mahzun bir halde izler sahabeleriyle..çünkü ashab perişan islama girenler hep kafirlerin deyimiyle düşük insanlar ekonomik ambargo müslümanların üzerine heryerden yağmur gibi yağıyor en zenginbleri ebu bekir (r.a.) hazretleri tüm yükte ona binince onunda serveti iki yılda eriyip akmış..dünya malının gözünde zerre kadar yer edemediği sultanlar sultanı durumuna değil lakin ümmetinin perişan haline biraz içerler..o anda cebrail aleyhisselam yeryüzüne yıldırım gibi iner..''ya rasulalllah sana Allah katında şu geçmekte olan falan oğlu filanın kervanından daha büyük bir serveti haber vereyimmi?'' cevaben efendimiz aleyhisselam ''ver ya cibril).cebrail aleyhisselamsa ''o,elhamdülillahi rabbil alemin, ayetidir''ikinci kervanın geçişinde yine aynı soru..cevapsa ''o,errahmanirrahim,ayetidir''..yedinci kervana mukabil yedi ayetli fatihayı şerifi okur ve ''vallahi bu sureyi bir defa okuyan şu kureyşin yedi kervanına malik olmaktan daha büyük bir servete sahip olmaktır Allah indinde''buyurur ve çeker gider..işte o ince espri.. her namazda okunan fatihayı şerifin byüklüğü ve namazın büyüklüğü..''Allahtan namaz ve sabır ile yardım isteyiniz muhakkakki o sabredenlerle beraberdir'' hadisi şerif.
İsim: . Tarih: 15.06.2011
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Üç beş demiryolu işçisi tiren rayı döşüyorlarmış dağın başında..milyar kere haşa Allahın unuttuğu yer derlerya öyle biyer (kendilerince).. Neyse birde soğuk hava pompalayan soğutucu bi vagonları varmış içinde yiyecek saklarlarmış..birgün biri çaylaklardan birine git yemeği hazırla demiş..epey uzun bir yoldan sonra öbürü vagona girer lakin şak diye kapı üstüne kapanır..eyvah der içeride mahsur kaldım der hikayeye göre kapıda içerden açılmıyormuş.neyse şimdi bu vagon hiç havada almaz havasızlıktan ölmem pek kuvvetli der.ayrıca soğuk havada üfürür üstüme donarakta ölebilirim galiba amma önce havasızlıktan ölürüm çünkü geçenki deniz sefasında kronometre tuttum bir dakika elli üç saniye yetmiş altı saliseden daha fazla nefessiz duramıyom der.bari şu köşeye sıkışıyımda şu gazete kağıtlarınıda yorgan gibi örtüyüm üstüme nasılda soğudu mubarek hava der.arkadaşları merak ederler akşama mesai bitiminden sonra soğuk hava vagonuna bakarlarki bizimki bir köşede iki büklüm ölü yatıyor.otopsi raporlarındanda anlaşıldığı gibi donarak ölmüş.lakin işin garip tarafı o soğutma vagonunun motorları altı aydır arızalı yani işlevsiz halde buyüzden yiyecekler üç günde bir çöpe..vede vagonun alt tarafları çürük dökük bu yüzden fareler onları takiben kediler arada bir cirit atıyorlarmış içerde hava girişi şorda dursun gayrı..mevlana hazretleri her halukarda şükürden ayrılmayın olumsuz düşünmeyin cenabı Allaha şükür tuzağıyla tuzak kurup elindeki nimetleri bir bir avlamaya bakın doğrusu bu akıllı adam yoludur der.
İsim: Mahmude Tarih: 27.05.2011
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Bana tarif edilmeyeni et’ dedin. Bu nasıl mümkün olur Devletlim?

Bilirim, hep olmazları oldurur, muhalin başını imkan tarağıyla tararsın. Ama gene de insaf et Devletlim, bende o taşları su gibi akıcı, bulutları kaskatı dondurucu, ateşleri bahar rüzgarına çevirici kudret nerede, söyle nerede?

Acaba tarif edilmeyeni et, derken, yedi cehennemi yakıp kül edecek bu gönül ateşini mi dile getirmemi istedin? Ah Devletlim, sana evvelce de söylemiştim. Güneşler doğar batar, yıllar yılları, devirler devirleri kovalar; dünya seyrinde, kainat devrinde, sadık köleler gibi, şaşmadan, durup dinlenmeden, eskiyip yenilenir. Ve bu bir yandan ölüp bir yandan dirilen cihan, yiğitlerin kuvvetleri, cihangirlerin pazuları, zeka ve idrak hamlelerinin harikaları ile mamur olup ahenklenirken, her zorluğu yenen, her müşkili başaran insanoğlu bir aşık gönlünün o kendini ve kainatı yağmaya veren yanıklığını dile getiremez.

İzin ver Devletlim, izin ver de bu akşam, lafza gelmez bir kıyametin karşısında her zamanki gibi derin derin susayım...
İsim: . Tarih: 22.04.2011
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
bir hanımefendi uçağına yetişmek için apar topar yola çıkar lakin karnıda zil çalmaktadır bir büfeye uğrayıp en sevdiği kurabiyeden bir kutu alır.terminale geldiğindeyse oturacak hiç boşyer yoktur mecburen tek başına oturan bir beyefendinin masasına oturur çantasından kitabını çıkarır ve bir çay söyler hemen..çayı gelince kurabiyeden bir tane ağzına atar lakin oda ne?.masadaki dalgın dalgın kitap okuyan adamda kurabiyeden bir tane alır ağzına atar..kadın bu işe epey şaşırır herhalde kitaba fazlaca daldı der önemsemez lakin kurabiyeden bir tane daha alınca adamda kendi malıymış gibi bir tane alır afiyetle yer..adamın bu rahat tavrına hayret eden kadın bozuntuya vermez lakin gözü kurabiyelerdedir..kutudaki son kurabiyeye gelince kadın içinden dur bakalım şu yüzsüz adam şimdi ne yapacak aceba diye bekler kurabiyeye el uzatmaz..yüzsüz adamsa kutudaki son kurabiyeyi alıp ikiye böler derin bir kibarlıkla yarısını hanımefendiye ikram eder yarısınıda ağzına atar..kadın artık daha fazla dayanamaz çıldıracak gibi falan olmuştur masadan fırladığı gibi bu kadarda yüzsüzlük rahatlık olmazki diye bağırarak afra tafra uçağına gider..uçak kalkınca hanımefendi o olayı biraz unutmuş rahatlamıştır koltuğuna kendini şöyle bir salıp yarım kaldığı yerden okumak için çantadaki kitabını yokladığında..kurabiye kutusu eline gelir ağzı dahi açılmamıştır daha..o an tepesinden kaynar sular boşalan hanımefendi o adamı bulup af dilemeyi özrünü beyan etmeyi öyle arzularki lakin uçak kırkbin küsür fit kadar yükselmiştir..
İsim: melek Tarih: 20.04.2011
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Gülümseten Yazı

Zannına vesvese ekip, kör şeytana prim verme.

Zaten zayıf îman ipin, kopmasın, temelli germe.

Geçen gün bizim mahallede gür bir ses duyuldu. Kadının biri, "Çarptıı! Çarptı!.." diye bağırdı. Daha neydi, ne değildi belli olmadan, herkes "kendince" yorumlamaya başladı:

Apartmanın kapıcısı dertlenerek:

"-Eyvah eyvah, ne vakit çarpmışlar?" dedi. "Kaç lirasını çarpmışlar!? Çok parası var mıymış? Çalanı görebilmiş mi? Çarpılırken koluna bacağına bir şey olmuş mu? Vah yazık!.. Şu hırsızın ettiği de iş mi?"

* * *

Ardından mahallenin kabadayısı kükredi:

"-Duydum ki bizden birine çarpmışlar! O haddini bilmez kimse söyleyin, ben de ona bi Osmanlı tokadı patlatayım! Elimin tersiyle şöyle, âlâsından çarpayım! Bizim mahallemizin sâkinlerine kim el kaldırabilir! Burada yaşayanlar, namusumuzdur! Bacımız, gardaşımızdır! Emanetimizdir! Heeeyytt!"

* * *

Onun nârası henüz susmuştu ki, evinin penceresinden uzanan biriyle göz göze geldik:

"-Kaç kere dedim, yaptırmadılar! O kablolar öyle açıkta bekliyor. Gelene geçene tehlike saçıyor. Hadi onlar suçlu! Sen de çocuk musun be kızım!? Biraz dikkat etseydin de çarpılmasaydın!. Neyse, öyle tuhaf tuhaf yüzüme baktığına göre, belli ki ucuz atlatmışsın. Elektrik adamı fena çarpar. Geçmiş olsun. Bu seferlik yırtmışsın."

* * *

"-Bana bir şey olmadı, bağıran ben değildim" diyecektim ya, araya bir başkası girdi. İki dirhem bir çekirdek giyinmiş, başladı söze:

"-Ay komşuuu! Duydum ki, gözüne yeni modeller çarpmış! Sende bir cevher olduğunu biliyordum zaten. Çarpıldığın o modelleri bana da göstermezsen, kırılırım şekerim! Ay, bak, sakın başka bir yere söz verme. Yarından tezi yok, beraber bakmaya gidelim. Üstümüzde nasıl duracak, deneyelim, görelim!"

O böyle söyleyince, gözlerimi şöyle bir döndürdüm. (Bunu nasıl yaptığımı bilen bilir. Şimdi anlatmaya kalksam, çok uzun sürer)

* * *

Tam o sırada eski bir arkadaşım çıkagelmesin mi! Kendisi otomobile merakıyla meşhurdur. Hatta oğlunun adını, sırf bu sebeple Şahin koymuştu. Hal hatır soracaktım, lafı ağzıma tıkadı:

"-Aman..." dedi, "Az önce duydum, çarpmışlar. Öğrenebildin mi kim çarpmış? Polisi çağırdınız mı? Tutanak tutuldu mu? Hangi taraf suçlu? Trafik sigortası var mıymış? Kasko yaptırmış mıymış? Âh bilsen duyunca nasıl da üzüldüm. Ama olsun be canım, kaza bu, herkesin başına gelebilir, fazla büyütmemek lâzım. Gerçi, böyle diyorum; ama büyütülmeyecek gibi de değil ki! Parçalar pahalı! Sahi, ne markaymış araba? Çok muymuş hasarı?"

* * *

İçimden, "Tamam, dedim, anlaşılan bugün böyle geçecek. Hadi bakalım sıradaki!.."

Bu, oyun gibi durum, hoşuma gitti. Gelecek olanın yorumunu merak ederek, beklemeye başladım. Gecikmedi, bizim nâm-ı diğer "muskacı teyze" aramıza katılıverdi.

"-Vah gızım, en sonunda sana da mı bulaştılar!? Ben bilirim onları! Onlar var ya onlar, nerde böyle bizim gibi garipler; gelir, bulur, çarparlar. Benim bütün sülâle bundan muzdarip! Dedemi çarpmışlar, babamı çarpmışlar, onlardan mîras gibi, lohusayken beni de çarptılar. Benzemez gızım benzemez! Bu "cin çarpması" başka bir şeye benzemez. Ama sen dertlenme. Ben çok iyi bi hoca biliyom. Gideriz, bi muska yapar, bişeyciğin galmaz."

* * *

"-Ben iyiyim, bir sıkıntım yok!" demeyi çok istedim; ama ne mümkün! Bunun için hiç fırsatım olmadı. Çünkü burnu sarılı yaşlı bir dede, hemen dibimizde bitiverdi:

"-Evlâdım, âh evlâdım! Nereye çarpmış? O da mı benim gibi cam kapıya toslamış? Yahu ben nereden bilirdim orada kapı olduğunu. Öyle güzel silmişler ki, fark edemedim. Ayakkabıcıya da dedim zaten. Oğlum, burnuma ne garezin vardı da, bu kapıyı böyle tertemiz ettin? Kırk yılda bir ayakkabı alacağım tuttu, onda da bak, ne hâle geldim. Âh âh! Çarpmıştır kızım, çarpmıştır! Kim bilir hem canı da nasıl fena yanmıştır! Sahi, çok kanamış mı? Kemiği kırılmış mı? Suratı morarmış mı? Durumu kötü müymüş evlâdım? Ne dedin ne? Anlamadım!"

* * *

Bütün bunlar yetmez gibi, üstüne bir de mahallenin sevdalısı eklendi:

"-Beni de bir âhu gözlü çarptı, âh âh! O kadar istedim, vermedi babası. O kadar yalvardım, aldırmadı anası! Kız da insafa gelmedi, oof of! Çarpılmanın ne olduğunu benden iyi kim bilir! Vah zavallıcık!.. Onu kim çarpmış söyleyin! Ya da yok yok, söylemeyin! Yeni bir acıya daha dayanamaz gamlı yüreğim!

* * *

Onca sesi duyunca, doktorun biri de yardımcı olayım diye dalıverdi:

"-Durum nedir efendim? Hasta ne durumda? Büyük ihtimalle elma ile kiviyi bir arada yemiştir. Kalbi bu sebeple çok çarpmıştır. Çarpıntı çok mu şiddetli oldu? Krize çevirdi mi? Eğer hâlâ hayattaysa, bünyesi kuvvetli demektir. Sahi, yaşıyor mu? Öldü mü? Neden öyle bakıyorsunuz efendim? Acele edin. Hastayı hemen görmeliyim!"

* * *

Kargaşamız azmış gibi, senelerdir kaynanasından dertli Pamuk Teyze de bu meraklılar arasına katılınca, ortalık temelli ana-baba gününe döndü:

"-Vah yavrum! Çarpmış diye duydum. İçim yandı. Bil bakalım bu hayatta bir kadına kim ve ne çarpar! Bunu bilmeyecek ne var! Kaynanası laf çarpar! Bu kaynana milleti çok fenadır çok! Hem bu derdin devâsı da yok. Ömrü billâh çekersin maâzallah! Âh bu yavrucak gelip derdini söyleyeydi, dinlerdim. Eyvah eyvah! Ne demiş? Çok mu ağır lâf etmiş? Yoksa o meymenetsiz, oğlanla gelinin arasını mı açmış? Yâhu biriniz anlatsanıza, neler olmuş?"

* * *

O sırada bir kadıncağız, kalabalığın arasına öyle hışımla daldı ki, şaşırdık kaldık:

"-Çarptı dediler! Doğru mu?! Çarptı mı yine! Yüreğime inecek! Nerede o! Çabuk söyleyin! Görmem lâzım! Bu sefer hangi kızı çarpmış! Bu sefer hangi akılsız, kocam olacak o adama çarpılmış! Yıllardır bıktım bu adamın çapkınlıklarından! Bu kaçıncı yâhu! Böyle de olmaz ki! Benim gibi gül üstüne, papatya koklanmaz ki! Yeter artık dayanamıyorum, vallâhi yeter! Bu iş de daha yürümez, burada biter!"

* * *

Âh, bu kadarla kalsa yine iyi. Bir de baktım, filozof tipli biri yaklaşıverdi:

"-Üzülmesin, çarptı diye dertlenmesin. Kedi de sevdiği ciğeri yerden yere çarpıyor. Moralini bozmasın. Meseleye bir de bu açıdan baksın. Ayrıca..."

* * *

Mahallenin bakkalı, adamın sözünü keserek, pek bilmiş bir edâ ile lâfa girdi:

"-Yok, yok!.. Durum senin bildiğin gibi değildir. İşin içinde iş vardır. Devir böyle kardeşim! Ortalık cin olmadan adam çarpmaya kalkanlarla dolu. Kim bilir bunun da başına hangi tilki dert oldu. Allah kurtarsın!"

* * *

Hepsi bir yana; en son biri geldi ki, hepimiz bakakaldık. Adam, yakası açık beyaz gömleği, siyah takım elbisesi, elindeki otuzüçlük kehribar tesbihi, kaytan bıyıkları ve özelikle de topuklarını ezerek giydiği sivri uçlu iskarpinleriyle, birden ilgi odağı oldu:

"-Düğün varmış dediler. Çengi zil çarpıyormuş. Oynayalım da efkârımız dağılsın diye geldik, ortalıkta düğün müğün göremedik. Yâhu nerede bu çengi? Nerede düğün meclisi?! Allah Allah! Heralde bizimkiler, dalgınlıkla yanlış adres verdiler."

* * *

Bu sırada, aynı ses tekrar duyuldu:

"-Çarptıı çarptı!"

Artık dayanacak mecâlim kalmadı. Kalabalığa seslenip:

"-Biraz sâkin olun da, işin aslını soralım." dedim.

Daha ben davranmadan, kapı açılıp, kadın dışarı çıktı. Gülen yüzünde bir sevinç pırıltısı, gür sesinde yine aynı heyecan, şunları söyledi:

"-Çarptı, çarptı! Oh, yâ Rabbi şükür, çarptı. Tam iki hafta anlattım. Dilimde tüyler bitti. Tekrarlamaktan çenem ağrıdı. Ama uğraştığıma değdi komşular, değdi! Doktor, tek basamaklı sayıları çarpması bile mûcize olur dediydi. Benim oğlum, "İki basamaklı iki sayı nasıl çarpılır" onu bile öğrendi! Şükür!

Her yoğurdu, "çorba olup pişecek" sananlar, yazık, anladılar ki, kadının niyeti, sadece cacık! İşte zannın yanakları, o anda kızardı kaldı. Bilir bilmez konuşanlar, sustum kuşlarına döndü.

* * *


İsim: selma Tarih: 15.04.2011
Soyisim: TEZ Şehir: aksaray
E-Mail: SLM. 68.HOTMOIL.COM.TR
slm halil zohre ataman okurlarina 2009 yeni baslamistim ama fazla surmeden geri ayrildim simdi sizin calismalarini cook yakindan ilgileniyorum ve hocalararima cok slm [[[ ALLAHA EMANET OLUN]]].....OZAMAN 1/B OKUYODUMMMMM............
İsim: ... Tarih: 06.03.2011
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Vucüdu bu dünyada gurbette olan kimse garib sayılmaz, aksine garib gönlü teninde garib ve başı gönlünde garib olan kişidir.
İsim: Rabia Tarih: 25.01.2011
Soyisim: Özler Şehir: kayseri
E-Mail: ...
Mustafa ULUSOY
AĞLIYORSUN. ÇÜNKÜ hüzünlüsün ve güçsüzsün.

Ağlıyorsun. İşte sen busun. Kırılgansın. İncinmişsin. İncitmişsin. Terk etmişsin. Terk edilmişsin. Varsın. Yoksun. Ayrısın. Birleşmişsin. Gitmişsin. Gelmişsin.


...Hayat ayaklarının altından kayıyor. Yalpalıyorsun. Başın dönüyor. Zemin un ufak oluyor. Gökyüzündeki güneşe ve göğün maviliğine karşın duyguların griye dönmüş. Kalbine bulutlar toplanıyor. Boğazın sıkışıyor. Daralıyorsun. Çatlayacak kadar sıkışıyorsun. Boşalman gerek. Bir şekilde insanın içindeki basınç düşmeli. Dayanamıyorsun. Ağlıyorsun. Kalbindeki bulutlar gözyaşı sağıyor.


Ağlıyorsun. Ağlayabiliyorsun. Farkettin mi? Ruhundaki acılar kristalize oluyor. Gözyaşı oluyor. Hava kitlesinin soğuğa maruz kaldığında yağmura dönüşmesi gibi. Ruhun üşüyor. Titriyorsun. Çıplaksın. Korunmasızsın. Kendini koruyamıyorsun. Ruhun yardım edemiyor sana. Kalbin yardım edemiyor sana. Hep birlikte ağlıyorsunuz. Kalbin için de kendin için de ağlıyorsun.


Aç bir kedi görüyorsun. Aç bir çocuk dikkatini çekiyor. Yetim bir çocuk kalbine dokunuyor. Sararan yapraklar kalbini delip geçiyor. Özlüyorsun. Buram buram özlüyorsun. Ağlıyorsun. Ağladıkça...


Kalbin delik deşik. Herşey seni yaralayabiliyor. Ne kadar naziksin. Ne kadar kırılgansın. Çünkü insansın.


Ağlıyorsun. Yorgunsun. Yaşamaktan yorgunsun. En çok gönül yorgunusun.. Yaşadıkların kalbinin tabanına birikti. Belki çok şey yaşamadın. Ama çok ağır şeyler yaşadın. Kalbini deliyor sanki yaşadıkların. Ağlıyorsun. Kalbini yıkıyorsun. Biraz da olsa gevşiyorsun.


Ölüm meleği şu an gelse itiraz etmeyeceksin. Dünyanın içindesin. Ama dünyadan soğumuşsun. Gitmek istiyorsun. Öteye geçmek istiyorsun. Ağlıyorsun. Neye mi? Herşeye. Herşey üstüne üstüne geliyor sanki. Çaresizsin. Boşluktasın. Hayattasın ama hayatta olduğunu hissedemiyorsun.


Dur. Ağladığın için zayıf olduğunu mu söylüyorsun? Sakın söyleme bunu. Lütfen söyleme. Hadi geri al sözünü. Çünkü insansın. İşte bu yüzden meleklerden üstünsün. Çünkü melekler gözyaşı dökemez. Çünkü meleklerin kalbi delik deşik olamaz. Çünkü melekler gönül yorgunluğu nedir bilemezler.


Ağlayan insanlara üzülmüyorum biliyor musun? Ağlayan bir insan gördüğümden “neden ağlıyorsun, ağlama, güçlü olmalısın” demeyi çok uzun yıllar önce terkettim. Ağlayan bir insan görsem gözyaşlarını silmek için bir mendil uzatmak geçer içimden. Bu bana dünyanın en kutsal davranışlarından biri gibi gelir. Çok yıllar önce ruhumun keskin bir acıyla üşüdüğü bir anda en sevgili arkadaşımın bana sarılıp cebindeki mendili gözyaşlarımı silmek için verdiği gibi. O mendil kağıttan değil bezden gri renkli bir mendildi. Hayatta en sevdiğim şeylerden biri nedir biliyor musun? Ağlayan bir insana mendil uzatmak. Eğer sen ağlarken sana mendil uzatacak biri yoksa, bu sen olmalısın.


Ağlayabiliyorsun. Ne kadar güçlüsün. Meleklerden bile üstünsün.Devamını Gör
Bu yazı Mustafa Ulusoyun bir yazısıdır okuyunca çok beğendim sizlerle paylaşmak istedim.
İsim: ORHAN Tarih: 17.01.2011
Soyisim: KARABEKİROĞLU Şehir: TOKAT
E-Mail: karabekiroglu6760@msn.com
HER CEFANA BOYUN EĞDİM
FELEK BENDEN NE İSTERSİN.
BAĞZARIMI TELEF ETTİN.
DAHA BENDEN GÜL İSTERSİN.

YILLARIMI ÇALDIN BENDEN
HERŞEYİMİ ALDIN BENDEN.
YAREN ETTİN KARA BAHTI
FELEK BENDEN NE İSTERSİN.

OZAN ORHAN BAK HALIMA
BAYKUŞ KOYDUN GÜLZARIMA
MUHTAÇ ETTİN BİR SOYSUZA
FELEK BENDEN NE İSTERSİN.
İsim: . Tarih: 05.01.2011
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
eşin var aşiyanın var baharın varki beklerdin
kıyametler koparmakta neydi bülbül neydi derdin?
bir zümrüt tahta konmuşsun bir mubarek saltanat kurdun
çiğnense cihanın yurdu çiğnenmez senin yurdun
bugün bir kıpkızıl gülşen yarın başka bir gülşen
gezersin çünkü için şen kainatın şen herşey şen
(mehmed akif ersoy)
İsim: ... Tarih: 22.12.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Kapat Gözlerini Kimse Görmesin

Allah seni kem gözlerden, nazardan esirgesin!
Kapat gözlerini cânım! Kapat kimse görmesin!

Vakit gece yarısını geçti. Herkes yumdu gözlerini. Bedenler uyudu, ruhlar dolaşıyor. İşte tam da bu demler, yazmanın vaktidir. Mâdem öyle, pek eski bir taş plâktan yükselen tambur sesi eşliğinde, yanık bir kahve gelsin yoldaşlığa! Zaten uyku dediğin, ancak sevgili bir dostla beraberken kaçar. Madem uyku kaçmıştır, gözlere şöyle simsiyah bir sürme çekmeli ve bakmalıdır artık. Nereye? Ötelere... Ama gidebildiğince, alabildiğince, uzanabildiğince öteye...

O hâlde şimdi, sevdiğinsem, arkadaş ol bana. Çoğunun uyuyup kaldığı şu sırada, kapatma da gözlerini, seyret... Âşığın şifâsı, mâşukunun yüzüdür. Mâşukun safâsı, âşığının bakışıdır, neylesin. Diğer yandan, kıskanırım, "Kapat gözlerini, kimse görmesin!"

* * *

Sandılar ki, yüz; bir çift gözden, dudaktan, yanaktan ibâret. Hâlbuki onların hepsi, sadece kabuktan ibâret... Yüzü güzel kılan, özdü. Bilen bildi, bilmeyen yoluna gitti.

Sandılar ki, sadece karşısındayken seyredilir yüz. Hayır değil! Yemen'den seyreden Karânî gibi, kimileri uzaktan seyre dalar da dibindekinin göremediği güzelliklerin tadıyla sarhoş olup dolanır.

Şimdi, kıymetlinsem, kapatma gözlerini!.. Perdeleri inse de, açık kalsın penceren! Seyret... Zira âşığın devâsı mâşukunun yolunu gözlemektir. Mâşuka safâ olur, yeter ki âşığı "gözüm yollarda" desin. Diğer yandan, sakınırım, "Kapat gözlerini, kimse görmesin!"

* * *

"Candan ötem" oradan, tam karşıdan, bana doğru yürüyüp gelirken dedim ki:

"-Mâşâallâh! Sübhânallâh! Bârekallâh! Bu ne güzellik! Bu ne heybet! Bu ne letâfet!"

Sonra içimden geçti ki:

"-Acep, o da bana bakar da, içinden aynılarını geçirir mi?" Hani,

"-Rabbim!" diyene:

"-Kulum!" dediği gibi Hakk'ın...

Acep dedim, karşılık bulmakta mıdır yangınım?

"-Bu ne biçim soru!?" dedi sonra gönlüm... Şüphesiz onun sevgisidir, senin diline vuran. O hâlde ey sen, her yanı nûr olmuş bir hâlde, sağımda-solumda, önümde ardımda, -bütün yönlerden ve mesafelerden âzâd- ille de kalbimde duran!..

İyi bil ki, senin için duâdayım. Baktım ki, meğer kendim için ettiğim duâlar pek eksikmiş. O'ymuş benim damarımda akan. O'ymuş bana canlılık katan... O'nun ağrısı, yorgunluğu ve -Allah korusun!- eksikliği, en yakıcı azapmış.

"-Eğer duânın tamamını bana salât ederek tamamlarsan, bu daha hayırlıdır!.." buyuran Habîbullâh, şüphesiz her zamanki gibi isâbet etmiş ya, bu şekilde duâ etmenin, âlemlere dua etmek olduğunu bu kafacık, daha yeni yeni fark etmiş. Bundan böyle:

"-Önce kendim için!.." ve hattâ "sonrasında da kendim için" istemekten hayâ ederim.

Şimdi, sana olan muhtaçlığımı bil de, kapatma gözlerini! Seyret... Zira âşığın ilacı, mâşukunun gözü önünde olmaktır. Mâşukun bağrına kuvvet veren, âşığını huzurunda bulmaktır, bilesin. Diğer yandan... Sen sadece beni yak! "Kapat gözlerini kimse görmesin!"

* * *

Belki de diyeceksin ki, neye açacağım gözlerimi? Onu bilmeyecek ne var a canım! Ağyâre değil, Yâr'e açacaksın elbet! Helâle, güzele, güne, güneşe açacaksın! Sakın deme ki, "Benim gözlerimin harcı değil bu bakış!"

Sen yeter ki teslim ol, zaten, gücünü aşan, içini sızlatan yerde, "kuvvetine halel, teslimiyetine zaaf gelmesin" diye, gözlerine mendili bağlamasını da bilir sevenlerin... Dediğimi anlamadıysan, İbrahim -aleyhisselâm-'ın, oğlu İsmail'i kurban edeceği sırada yaptıklarını düşün. Kavî ol! Cesur ol! Rızâya ermek yolunda canın yanıp dursa da, canan bildiklerini kurban vermek, yolunun tam önünde, şart olarak dursa da, tereddütsüz mutî ol!

Şimdi, gel, bak, şu Hak dostlarının çektiği zorluklara da, kapatma gözlerini! Seyret... Sevenler, sıkıntı örtüsünü nasıl da bürünüyor gör! Sevdim diyen, nasıl da çeşit çeşit imtihanla sınanıyor, bak! Sen, bakışı ilâca benzeyensin. Diğer yandan, kıyamam ki, "Kapat gözlerini kimse görmesin!"

* * *

O benim "Candan ötem" yüzüme baktığında, şâd olurum. Nasıl bakılacağını gel, ondan öğren. Öyle bir bakış bak ki, tekrar tekrar dirilsin ölü yanlarım... Keskin, derin, devamlı bir bakışla, cihânımı doldur sen! Sen diyorum, zira bu saatten sonra, başkasının bakışını istemem!

Bana bakarken siyahtır gözleri, başkasına ne renk bakar hiç bilmem. Siyah, bütün renkleri içinde toplayan bir renkmiş. Acep, rengârenklikten kurtulup da sâfiyeye erememiş nefsimin, o güzeldeki yansıması mı bu siyahlık, bana meçhul... Açıklaması ne olursa olsun, sen yeter ki onun gibi bak! Yeter ki bakışını esirgeme benden! İyice gör beni. O kadar ki, bakışın içime işlesin. Nazarın, bir incecik nakış gibi rûhuma dolduğunda bile esirgeme ki, umudumu kaybetmeyeyim.

Gözünde perde olduğum vakit, ne yana baksan beni görürsün. İşte o vakit dilersen kapat, dilersen aç, fark etmez; fakat bakışmanın tadından da mahrum etme ki, mâşukun şenliği, âşığıyla bakışmaktır. Diğer yandan, yüreğime dert olur, "Kapat gözlerini, kimse görmesin!"

* * *

Gün batıyor, gün doğuyor. De ki, kime bu güneşin cilvesi? Dünya, Ay ve Güneş arasındaki bu muhabbet neyin nesi? Sanki diyorum, biz dünyayız, "candan ötemiz" mehtap, Habîbullah -aleyhissalatu vesselam- güneşlerin güneşi! O hâlde pervâneler gibi o Hak dostunun etrafında dönmek lâzım! O, ayın on dördü gibi nûr saçan güzel, çok şükür ki, bize pervâne olmuştur. O hâlde bize de, onun aydınlığında yollar aşmak lâzım! Dünyanın fıtratıdır: Kendi etrafında dönüp durur. Ve Allâh'ın lûtfudur; Dünya o kadar döner de, yine de başı dönüp yıkılmaz. İçinde ateşler yanar, göğünde fırtınalar kopar, yerinde nice fitne cirit atar da, vazifesini bırakmaz dünya!..

Öyleyse gel, sen de kapatma gözlerini! Zira görecek nice ibret var. Seyrine dalıp tebessüm edilecek nice nîmet var. Diğer yandan, yorulmasın isterim, şimdi biraz dinlensin, "Kapat gözlerini, kimse görmesin!"

* * *

Gerçi, bunca zaman sonra bulmuşum, işin ne yâhû, biraz daha bak! Sevmişken biraz daha açık kalsın gözlerin. Yol göstereceğimiz çocuklarımız var. Onlara anlatılacak hikâyelerimiz ve her birinin içine işleyecek nazarlarımız var. O nazarlar ki, Rahmân'ın merhametinden birer cüz olarak, yavrularımıza cömertçe sunacağımız tebessüm yüklü bakışlardır. Onlar, bu bakışlarla huzur içinde büyüyecekler.

Daha çok işimiz var kapatma gözlerini! Bak dolunay bize gülümsüyor.

"-Üzülmeyin, uzakta da olsanız, beraberce bana bakıyorsunuz ya, bu ne güzel" diyor.

Sabretmemizi öğütlüyor. Mavi karanlıklar bir gün, elbette sıcacık ve apaydınlık günlerle yer değiştirecek.

Kapatma gözlerini! O gün geldiğinde, renk renk çiçeklerle bezeli bembeyaz bir evimiz olacak. Hayır! Ölmeden önce olacak bunlar. Burada tadacağız bu iç huzûrunu. Zaten, burada tadamazsak, acep orada yakalayabilir miyiz ki? Aslında, "âhiret" denilen yer, dünyada ektiğimiz ürünü alma yeri değil mi? O sebeple değil mi, ölmeden önce ölenlerin yaşayıp durmaları? Ölemiyorsak da, ölmüş taklidi yapacağız beraber! Düşmanlarından, ölmüş gibi yaparak kurtulan kuşlar kadar bile olamazsak, kabre nasıl sığacağız?!

Olmadan, kapatma gözlerini! Ölmeden kapatma gözlerini! Birçokları "kuş akıllı" deyip küçümsese de, sen bilirsin ki onlar tefekkür edilesi pek özel mahlûklardır. Hani, Sırat da burada ya... O, zaman zaman çok zorlayan imtihanlar Sırat'ında nasıl gittiğimiz değil mi zaten asıl mevzû da?

O hâlde, daha dur! Kapatma gözlerini! Zira yaşadığım birçok hayal kırıklığı sebebiyle, bazen hayal etmekten bile korkar oldum. Bana cesâret, bana kuvvet, bana omuz ver! Bak ki, her bir bakışına muhtacım! Diğer yandan, başkası korkarım zâyî eder, etmesin, "Kapat gözlerini, kimse görmesin!"

* * *

Aşk bitmez. Gezer, tozar, yön değiştirir, ama bitmez! Döner dolaşır, yine gönle gelir. Aşksa gelir! Dilerim aşkın Hakk'a, şefkatin de "mâşukun hürmetine bana ve bütün mahlûkâta" olsun. Beni, âşığı olduğun Allah için sev!

İstemem! Kör olma! Yanlışa düşersem, kapatma gözlerini!.. Gör ve ellerimden tutup beni doğruya götür. Gör ve yüreğimden tutup beni güvene taşı!

Gör ve göre göre sev! Rabbimin beni sevdiği gibi sev... Yani? Yani kusur ve günâhlarımı affetmeye, hayırlarımı kabûle ve her hâlükârda yanımda olmaya azmede ede sev. Zayıflığımı kuvvetinle telâfi ede ede sev!

Duâlarında yakar ki, bu can, sana daha fazla hasret çekmesin. Bilirim, şimdi sen duâ ederken gözlerin dolar, temelli güzelleşirsin. Allah kem gözden korusun, nazardan esirgesin, "Kapat gözlerini kapat! Kapat kimse görmesin!"


İsim: ... Tarih: 22.12.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...

Tevâzû Saltanatı

Ebu'l-Hasan Harakânî Hazretleri'nin şöhretini duyan Gazneli Mahmud, adamlarıyla birlikte birgün, Şeyhi ziyaret etmek üzere Harakân'a gelir. Lâkin Sultanın gönlündeki asıl niyet, bir Allah dostunu ziyâret ederek mânen istifâde etmek değil, bilâkis soracağı sorularla Harakânî Hazretleriʼni imtihan etmektir.
Harakânî Hazretleri, Cenâb-ı Hakk'ın lutfuyla sultânın gönlündeki bu kötü niyeti sezer. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine tevdî ettiği, en alt kademeden en üst kademeye kadar bütün insanları irşad vazifesi sebebiyle, Sultana belindeki kibir taşıyla yücelere kanat açamayacağını ve bir sultâna şeref kazandıran asıl vasfın tevâzû olduğunu bildirmek ister. Bu sebeple de Harakânî Hazretleri, huzûruna çıkan Sultana husûsî bir alâka göstermediği gibi, ayağa dahî kalkmaz.

Harakânî Hazretleriʼnden görmüş olduğu bu mukâbeledeki sırrı henüz kavrayamayan Gazneli Mahmud, hazırlamış olduğu soruları bir bir Harakânî Hazretleriʼne yöneltmeye başlar. Aldığı tatminkâr cevaplar ve şeyhin mehâbeti karşısında irkilir. Başlangıçta, bir Allah dostunu imtihan etmek niyetiyle bulanıklaşmış olan gönlü, sonunda târifsiz bir huzur ve sükûnete bürünür; Şeyhe muhabbet ve hürmetle dolar.

Bu muhabbet ve hürmetin bir nişânesi olarak Harakânî Hazretleriʼne bir kese altın vermek isterse de, Harakânî Hazretleri bunu nâzik bir üslûb ile reddeder. Bu defa Sultan, Şeyhten "bir teberrük ve hâtıra olsun diye" herhangi bir eşyasını ister. Harakânî Hazretleri de Sultanı kırmayarak ona bir gömleğini verir. Nihâyet görüşme tamamlanır ve Gazneli Mahmud vedâ edecekken Şeyh Harakânî Hazretleri, onu ayakta uğurlar. Şeyhin kendisini yolcu ederken ayağa kalktığını görünce merâkını yenemeyen Gazneli Mahmud şöyle sorar:

"−Efendim, geldiğimizde ayağa kalkmadınız; ama yolcu ederken ayaktasınız. Sebebini öğrenebilir miyim?"

Harakânî Hazretleri ise, şu mukâbelede bulunur:

"−Sultânım! Buraya ilk gelişinizde gönlünüzde pâdişahlık gururu ve bizi imtihan etmek niyeti vardı. Ama şimdi tevâzû hâliyle ayrılıyorsunuz. Tevâzû hâline ise, saygı gerekir." (Attar, Tezkiretü'l-Evliya, II, 209)

Hazan mevsiminde yapraklarını tek tek döken bir ağaç gibi, şu fânî dünya hayatında günlerini çarçabuk tüketmekte olan bir kula yakışan en güzel haslet, tevâzûdur, haddini bilmektir. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

"Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzû ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler)." (el-Furkân, 63)

Nitekim bir kul, Allah için tevâzû gösterdiği zaman, Allah Teâlâ, onun hikmetini artırır ve onu yükseltir. Kim de kusur ve noksanlarının farkında olmaz, bilgisizliğini kabul etmez ve daha da mühimi Allâh'ın sonsuz kudreti karşısında bir "hiç" olduğunu itiraf etmezse, kendisinde bir kıymet ve kudret vehmetmiş olur. Bu vehme kapılarak kendini beğenen bir insanın da tevâzûdan aslâ nasîbi yoktur.

Zira o kimse, bu hareketiyle Cenâb-ı Hakk'ın "el-Kibriyâ/büyüklük, azamet" sıfatına ortak olmaya kalkışır. Lâkin "el-Kibriyâ" sıfatının, ortaklığa aslâ tahammülü yoktur. Nitekim İblis, büyüklük taslayarak "ben" dedi, kahroldu gitti. Birçok mânevî meziyetleri olan Bel'am bin Baûra da benliğin pençesinde perişan oldu. Yine Kârûn, Allâh'ın lutf u keremiyle ihsan ettiği nimetleri kendine izâfe ederek, "Ben kazandım." dedi. O da dayanıp güvendiği bütün servetiyle yerin dibine gömüldü.

Peygamber Efendimiz r, Cenâb-ı Hakk'ın tevâzû husûsundaki bir emrini şöyle bildirmiştir:

"Allah Teâlâ bana: «O kadar mütevâzı olun ki, kimse kimseye böbürlenmesin; kimse kimseye zulmetmesin!» diye bildirdi." (Müslim, Cennet, 64)

Tevâzû; alçak gönüllü olmak, daha geniş mânâsıyla hakkı kabul edip ona boyun eğmektir. Hak ve hakîkat olan bir şey, yaşça büyük veya küçük, insanlar arasındaki îtibârı yüksek veya zayıf her kim tarafından ortaya konmuşsa, itiraz etmeden kabul etmektir. Hakikate böylesine teslim olabilen kimseler, gerçek mütevâzı insanlardır.

Tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Hasan-ı Basrî'ye göre tevâzû; kişinin, evinden çıkıp giderken yolda rastladığı her müslümanı kendisinden üstün kabul etmesidir. Aynı anlayışa sahip olan büyük sûfî Fudayl bin Iyâz, Kâbe'yi tavaf ederken, kendisi gibi zâhid ve muhaddis olan Şuayb bin Harb'e şöyle demiştir:

"-Şuayb! Eğer bu yılki hacca seninle benden daha kötü bir kimse katılmıştır diye düşünüyorsan, bil ki, bu çok fenâ bir zandır."

Hased edilmeyen tek nîmet olan tevâzû, insanı güzelleştiren, kulluğu olgunlaştıran, ahlâka kıvam veren çok mühim bir özelliktir. Hazret-i Mevlânâ -kuddîse sirruh- bunu şöyle ifâde buyurur:

"-Bahar mevsiminde bir taş yeşerir mi? Toprak gibi mütevâzı ol ki, senden renk renk güller ve çiçekler yetişsin!.."

Hakîkaten toprağın üzerinde gezen canlılar, onu çiğner ve cürûfunu da oraya dökerler. Fakat toprak, büyük bir tevâzû ile bu cürûfun hepsini temizler ve sonra çeşit çeşit güzellikte nebâtlar bitirerek üzerinde dolaşan bütün mahlûkâtı besler. İşte sâlih bir mü'minin gönlü de böyle münbit bir toprak gibi olmalı, kalbindeki bütün güzellikler, âdeta tabiî bir şiir hâlinde insanlara ve hattâ bütün mahlûkâta aksetmelidir.

Toprak gibi alçakgönüllü davranmayan kimse için "insan değildir" buyuran Şeyh Sâdî, yücelmek isteyen kimsenin mütevâzı davranması gerektiğini, yücelik damına çıkmak için alçakgönüllülükten başka bir merdivenin olmadığını söyler.

Bu bakımdan tevâzû, insanlık şeref ve haysiyetine lâyık olmanın şartlarından biridir. Nitekim bu hakîkati Hazret-i Ebû Bekir t şöyle ifâde etmiştir:

"Biz, keremi takvâda, zenginliği yakînde ve şerefi tevâzûda bulduk."

Bir gün Kureyş halkı, asâletleriyle övünmeye başlamıştı. Onları dinleyen Selmân-ı Fârisî t bir müddet sükût ettikten sonra, büyük bir tevâzû içerisinde onlara şöyle hitap etti:

"-Benim övünecek bir tarafım yok. Çünkü nutfeden yaratıldım. Sonunda da kokmuş bir leş hâline geleceğim. Sonra da kıyâmet günü terazi başına gideceğim. Sevâbım ağır gelirse iyi insanım, günâhım ağır gelirse kötü insanım."

Bir hadîs-i şerîflerinde Peygamber Efendimiz r şöyle buyurmuştur:

"Allah rızâsı için alçak gönüllü olanı Allah yüceltir." (Müslim, Birr, 69)

Hayatını büyük bir tevâzû ve mahviyet içinde yaşayan Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri, mânevî derecesinin yüksekliğine rağmen, içinde bulunduğu "HİÇ"lik duygusunu şöyle dile getirmiştir:

Âlem buğday ben saman,

Âlem yahşî ben yaman!.. (herkes tam, ben kusurlu)

Allah Teâlâ da onu bu tevâzûsuna mukâbil yüceltmiş, insanlara sevdirmiş ve katında ulvî bir makâma ulaştırarak insanları terbiye ve irşad vazifesine lâyık kılmıştır.

İmâm Gazâlî Hazretleri de, tevâzû gösterenin Cenâb-ı Hak tarafından nasıl yüceltildiğine dâir şöyle bir hâdise nakletmektedir:

Allah Teâlâ, Nûh u'ın kavmini tûfanda gark ettiği vakit, dağlar böbürlendi ve yükseldiler. Buna karşı Cûdî Dağı tevâzû gösterdi. Çünkü onlar yüksek, Cûdî ise alçak idi. Tevâzû gösterdiği için Allah Teâlâ onu yüceltti ve Nûh'un gemisini onun başına kondurdu. (İhyâ, III, 735)

Tevâzuun lutufları pek çoktur. Mütevâzı insan, cömerttir. Cömert insan, merhametlidir. Merhametli insan, mahlûkâta hizmet neş'esi ile doludur. Bunlar da Rabbimizin rızâsını elde etmenin en güzel vesîleleridir.

İbnü's-Semmâk, birgün Hârun Reşid'in huzûruna çıkarak:

"-Ey mü'minlerin emîri! Senin bu şerefli mevkiin yanında tevâzû göstermen, sana sahip olduğun şereften daha üstün bir şeref bahşediyor." dedi. Harun Reşid:

"-Ne güzel söyledin!" dedi. Semmâk:

"-Ey mü'minlerin emîri! Allah Teâlâ, her kime hüsn-i cemâl nasip edip onu asil bir âileye mensup eder ve kendisine bolluk verir de, o kimse güzelliğini örter, bununla övünmez, malından tasadduk eder, asâleti ile iftihar etmezse, Allâh'ın hâlis kulları arasına girer." dedi.

Harun Reşid, hemen kâğıt kalem getirterek bunları kendi eliyle yazdı.

Tevâzûdan uzak bir kimse, kendini beğenmiş zavallı bir zâlim olmaktan öteye geçemez. Nitekim o, kendini herkesten üstün gördüğü ve hakka boyun eğmediği için başkalarına mutlakâ zulmeder. Fakat kibri dolayısıyla aslında kendisini büyük bir hüsrâna dûçâr eder.

Tevâzûdan uzaklaşarak Firavun gibi büyüklük ve azamet taslayanlar, tarih sahnesinde rezil olmaktan kurtulamamışlardır. Meselâ Ebrehe, kocaman fillerle Kâbe'yi yıkmaya geldiğinde Cenâb-ı Hak, onu çöllerden gelen aslan, kaplan ve yılanlarla değil, minicik kuşların attığı minicik taşlarla kahretti. Kendisini de Mekke önünde öldürmedi. Bilâkis büyük bir gurur ve kibirle çıktığı Yemen'de, kavminin içinde yaralı ve perişan olarak rezil ve kepâze bir sûrette öldürdü. Yine tanrılık iddiasında bulunan Nemrud'u, toz kadar bir sinekle helâk etti. Velhâsıl işte Cenâb-ı Hak'la kibriyâ ve azamet yarışına girenlerin fecî âkıbeti...

Cenâb-ı Hak, ebedî saâdeti; dünyadayken haşmet ve azamet taslamayan, fesat çıkarmayan ve gönüllerinde Allâh'ın muhabbeti dolup taşan kimselere nasîb eylemiştir.

Burada şu husûsu da bilhassa vurgulamak yerinde olacaktır. Bir mü'min, sadece sâlih bir mü'mine karşı alçak gönüllü davranmalıdır. Buna karşılık kibirli, kendini beğenmiş, burnundan kıl aldırmayan, insanlara yukarıdan bakan ve onlara haksız davranan kimselere aslâ tevâzû ile yaklaşmamalıdır. Böyle kimseler ile gönlünü dünyaya kaptıran, her şeyi para-pul, makam-mevkî ile ölçen kimselere tevâzû göstermeye kalkmak, İslâm'ın izzetinden fedakârlık yapmaktır ki, buna kimsenin hakkı yoktur. Tevâzû, menfaatperestlik için haksızın karşısında ezilip büzülmek değildir. Tevâzu, hak karşısında boynu kıldan ince olmaktır.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizʼe:

"Mü'minlere şefkat ve tevâzû kanadını indir." (el-Hicr, 88)

"Sana uyan mü'minlere alçak gönüllü davran!" (eş-Şuarâ, 215) buyurarak Oʼnun şahsında bizlere; şefkatli, merhametli ve mütevâzı olmamızı emretmiştir.

Yüce Rabbimiz mü'minleri birbirine kardeş yapmış, sonra da onlara birbirinin derdiyle ilgilenmeyi, birbirinin yarasına merhem olmayı ve kardeşlerinin sıkıntılarını gidermeyi emretmiştir. Şu hâlde mü'minler, kardeş olduklarını hiçbir zaman unutmayarak birbirlerine aslâ kaba davranmamalı, kendilerini diğer kardeşlerinden üstün görmemeli ve onlardan bir kabalık görünce hemen yüz çevirmeyerek kardeşlerine karşı anlayışlı olmalıdır.

Yâ Rabbi! Bizleri İslâm kardeşliğini en güzel bir sûrette yaşayan, birbirine karşı dâimâ tevâzû ile davranan sâlih kullarından eyle...

Âmîn...


İsim: ... Tarih: 22.12.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Bütün Aldanmalar Hikâye

Farz edelim, ağabeyimiz, babamıza ait dükkânın tapusunu, onu kandırıp üzerine geçirmiş. Miras zamanı, bir de bakmışız ki, babamıza ait hiçbir mal yok ve bize mirastan hiçbir şey kalmamış. Ağabeyimiz bizi aldatmış.
Farz edelim, tüccar, üç liralık malı bize on liraya satmış. Tüccar bizi aldatmış.

Farz edelim, emlâkçı birçok problemi olan evi, bize öve öve bitirememiş; biz de ona güvenip satın almışız. Sonradan bir sürü masraf yapmışız, bir sürü zarar etmişiz. Emlâkçı bizi aldatmış.

Farz edelim, çok sevdiğimiz eşimiz, bizi aldatmaz diye gözünün içine baktığımız kişi, dürüstçe işin başında bize gerçeği söylememiş, arkamızdan iş çevirmiş. Kocamız, bizi aldatmış.

Farz edelim, eşimiz bizim maaşımızı beğenmezmiş; bizi yetersiz, kariyersiz bulurmuş, zaten ona göre çirkinmişiz de... Bütün bunlar birleşmiş; iş yerindeki arkadaşı ile kaçıp bizi terk etmiş. Yani karımız bizi aldatmış.

Bütün bu olup bitenlerle maddî-mânevî aldatılmışız ve birçok zarar etmişiz. Zarar etmekle kalmayıp güvenimiz de sarsılmış. Hem de gönlümüz incinmiş.

Farz edelim, yayınevinden Osmanlıca değerli bir eserin tercümesini yapmayı, onların da o eseri yayınlamasını istemişiz. Yayınevi de bize, kibarca teşekkür edip:

"-Efendim, bu eser satılmaz, zarar ederiz, teklifiniz için teşekkür ederiz!" demiş.

Biz üzülüp geri dönmüşüz. Bir de bakmışız ki, aylar sonra, satılmaz dedikleri o eseri bir başka kişiye tercüme ettirip, onuncu baskıyı yapmışlar. Yani eser, gerçekten satılacak kalitede bir esermiş. Yayınevi, teklifimizi çalıp bizi vazgeçirip bir güzel de aldatmış.

Farz edelim, evlâdımız dershaneye gidiyorum deyip evden çıkmış, ama arkadaşları ile Beyoğlu senin, İstiklâl Caddesi benim deyip gezmiş ve bizden aldığı, sözde test kitabı paraları ile bir güzel eğlenmiş. Evlâdımız bizi aldatmış.

Farz edelim, evli olan oğlumuz:

"-Kredi kartı borcumu ödeyemedim, banka evime hacze gelecek!.." deyip bizden binlerce lira almış, hem bunu sık sık yapıp iyi niyetimizi sûistimal edip bizi birçok zarara sokmuş. Kardeşlerinin de hakkını yemiş. Bir de öğrenmişiz ki, kumar oynuyor, kumar borcunu bize ödetiyormuş. Yani koskoca evli-barklı oğlumuz, bizi elinde oynatır, aldatırmış. Ne acı! Oğlumuz bizi sezdirmeden kaç kez aldatmış.

Farz edelim, iki kızımız, bir oğlumuz varmış. Oğlumuz:

"-Evin tapusunu bana verirsen, sana bakarım." demiş, biz de tapumuzu evlâdımıza vermişiz. Tapuyu alır almaz:

"-Sen benim eşimle geçinemiyorsun, yuvamı dağıtacaksın. Git, sana diğer kardeşlerim baksın!.." deyip ortalıkta bırakıvermiş. Herkese de bizim ne geçimsiz, ne kavgacı, ne edepsiz kadın olduğumuzu anlatıp, gözyaşları içinde eşinin bizden neler çektiğini söylüyormuş. Hem iftiraya uğramışız öz evlâdımız tarafından, hem de aldatılmışız!..

Yukarıdaki hadiseleri tek tek değerlendirsek şöyle mi deriz:

"Aldatan zâlimdir, aldanan mâsum!",

"Aldatan cin fikirlidir, aldanan iyi niyetli ve saf."

"«Aldatan, aslında kendini aldatır.» demişler ya, hâdise, gerçekten denildiği gibi midir?"

"Gerçekten ava giden avlanmış mıdır? Adam avlanmış da bütün geyikler, keklikler onun peşinden mi gülmüştür?"

Bütün aldanma, aldatma hâdiselerini böyle mi değerlendirelim? Yoksa içlerinden farklı muâmeleye tâbî olması gerekenler var mıdır? Saplar ve samanlar hep karışsın mı? Duymuştum birisinden:

"-Aldanmak yoktur, güvenmek vardır. Kişiyi, en çok güvendiği aldatır." diye. Bu doğru mudur gerçekten?

Aldanmak ve aldatılmak hâdisesi, insanlık kadar eski bir hâdise. İnsanın başına gelen ilk musîbet, "şeytan tarafından aldatılma hâdisesi"...

Hazret-i Âdem cenneti yakîn mertebede görmüş, cehennemi yakîn mertebede görmüş, Allâh'ın azametini, kudretini yakîn mertebede görüp şâhid olmuş bir peygamber... Cenâb-ı Hakk'ın, melekleri Hazret-i Âdem'e secde etmeye dâvet etmesi, Hazret-i Âdem'e duyduğu güven, muhabbet ve ona verdiği değerden olduğuna bizzat şâhid olmuş bir peygamber... Kendisine bu kadar güven duyup îtibar veren yüce Rab, Hazret-i Âdem ve zevcesine, özellikle bir ağacın meyvesini yemeyi yasaklıyor. Hükmünde ortağı olmayan yüce Hakk'ın sözünü, Hazret-i Âdem, şeytanın fısıltı ve kandırmacasına uymak sûretiyle âciz, zavallı, lânetlenmiş şeytanın kıyasını dinleyip, yüce otoriteyi dinlemiyor. Bu kadar yakîn mertebede her şeye şâhid olan bir peygamber:

"-Beni şeytan aldattı, hiç suçum yoktu!.." diyebilir mi?

İlme'l-yakîn, ayne'l-yakîn, hakka'l-yakîn mertebelere sahip olup da, Allâh'ın gücünü, kudretini bildiği hâlde şeytana uymayı, Bakara Sûresi, 145. âyette Cenâb-ı Hak:

"... Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz, sen de zâlimlerden olursun." şeklinde açıklamaktadır.

O sebeptendir ki, Hazret-i Âdem ve muhterem zevcesi, Allah Teâlâ'ya şöyle duâ ederler:

"Her ikisi de dediler ki: «Rabbimiz! Biz kendi kendimize zulmetmişiz eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan kesinlikle kaybedenler arasına gireriz!»" (el-A'râf, 22-23)

Demek ki, "Aldatan, aldanır." sözü, her şart ve zeminde geçerli olan bir söz değildir.

Şeytan, gerçekten herkesi aldatır mı? Bu kadar güçlü müdür? İnsanlar onun aldatması karşısında âciz ve çâresiz midirler?

"(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesnâ..." (el-Hicr, 39-40)

İhlâslı olan kullara, şeytanın bir zarar veremeyeceği, âyetin devamında açıkça bildiriliyor:

"(Allah) şöyle buyurdu: «İşte Bana varan dosdoğru yol budur. Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesnâ.»" (el-Hicr, 41-42)

Biz bilir ve îmân ederiz ki, Cenâb-ı Hak, aslâ yalan söylemez. Söyledikleri haktır. O zaman şeytan, ihlâslı kimseleri aslâ aldatamaz.

* * *

Mîrasta kardeşimizin bizi aldatması, tüccarın bizi aldatması, emlâkçının aldatması bunlar gerçekten "Bizi aldatan, bizden değildir." hadîs-i şerîfinin hükmüne girer.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yağmurlu bir günün ardından Medîne pazarını kontrol etmeye çıkar. Bir tezgâhın önünde durur ve yağmur yağınca ıslanıp güneşte üstü kuruyan bir mahsul çuvalına elini daldırıp çıkarınca parmakları ıslanır. Bunun üzerine satıcıya:

"-Bu ıslaklık ne?" diye sorar.

Satıcı:

"-Ey Allâh'ın Rasûlü! Yağmur ıslattı." der. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

"-İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı, çuvalın üstüne çıkarsaydın ya!. Bizi aldatan, bizden değildir." buyurur. (Müslim, Îmân, 164)

* * *

Sahasında bilgi sahibi olmadığımız bir konuda, otoritenin sözü ile aldanmamız gerçek mânâda aldanmadır. Böylesi bizi aldatanlar, bizden değildir. Hadîs-i şerîfe dikkat ettiğimiz zaman Allah Rasulü'nün bir hareketi çok dikkat çekici; mahsul çuvalına elini daldırıp, ürünün ıslaklığını kontrol etmesi... İşte bu "kontrol etme hâdisesi" de sünnettir. Yani araştırmak, elini daldırıp işin aslını anlamaya çalışmak... Tedbirimizi aldığımız hâlde aldatılmışsak o zaman bu hadîs-i şerîfin muhtevâsı içine gireriz. Ve hemen âyetler imdadımıza yetişir:

"Onlar, Sen'i aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah Sana yeter! O, Sen'i yardımıyla ve mü'minlerle destekledi." (el-Enfâl, 62)

"Onlar Allâh'ı ve inananları aldatmaya çalışırlar; oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değildirler." (el-Bakara, 9)

* * *

Eşimizin bizi aldatması, evlâdımızın bizi aldatması, sevdiklerimizin bizi aldatması, tam da en güvendiğimizden yediğimiz darbe, farklı bir aldatma kısmına girer. "Aldanma yoktur, güvenme vardır." demek, yetersiz bir ifade...

Bu "güvenme" denilen şey ne ola ki; kişi, kendi nefsine bile güvenmemeli iken, nefis aslâ güvenilmeyi hak etmezken, insan, her işinde "havf" ve "recâ" arasında olup hayata o gözle bakması gerekirken!.. Evlâdımız melek değil, eşimiz de değil; biz de değiliz. Hiç birimiz mükemmel değiliz. Her insan, kendisine dair ipuçlarını bize verir durur zaten... Evlâdımız da verir, eşimiz de verir. Biz biliriz, hepsinin nasıl tabiatta olduklarını, ama kabullenmek istemeyiz.

"Bizim çocuğumuz en doğru, en dürüst çocuk." diye düşünür; esasında çocuğumuz bizi değil, biz, kendimizi aldatırız.

"-Bizim eşimiz, bize sonsuz sâdıktır." deriz. İnsanoğlunun içindeki canavarı, yâni nefsi unutarak esasında biz kendimizi aldatırız. Çünkü insan olan herkesin nefsinde "aldatma" potansiyeli vardır. Allah -celle celâlühû- bizden yardımını, ihsânını uzak etmesin. Kişi, kendi nefsine bile güvenmemeli iken, nasıl olur da eşimizin, evlâdımızın, kardeşimizin nefsine güveniriz?

Teğâbün Sûresi, 14 ilâ 15. âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

"Ey îmân edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız, sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfât ise, Allâh'ın yanındadır."

Her hâdise, herkesin başına eşit ihtimalde gelebilir. Biz, Allâh'ın ayrıcalıklı kulu değiliz ve gerçekten böyle bir imtihana tâbî de olabiliriz. Kimse aldatılmayı istemez.

"İstanbul Müftülüğü Fetva İşleri"nde çalışırken bir hanım bana:

"Gül bahçesine iyi bakmadığı için gülünü yabanî otların sardığını", yani eşinin kendisini aldattığını söylemişti.

"-Kendi ihmallerim de var biliyorum. Nikâhı bende olunca her şeyi bitmiş kabul ettim de eşimi kendimin tapulu malı zannedip kendime pek bir güvenmiştim. Meğer hayatın her ânında korku ve ümit arası bir duygu dünyasında olmak lâzımmış." demişti telefondaki hanım...

Çok haklı idi, yaşadığı hâdiseyle ilgili düşünmek, olanları nefsini katmadan objektif olarak analiz edip tefekkür etmek, kendisine çok şeyler öğretmişti. Dedikleri çok doğru idi. Ne çok güvenip beni aldatmaz deyip sonsuz bir "recâ" (ümit); ne de hep korkup bu adam beni kesin aldatacak deyip hayatı zehir eden bir "havf" (korku). Hayata "havf" ve "recâ" aralığından bakmalı...

Ve şunu söylemişti, telefondaki hanım:

"-Herkes, herkesi aldatabilir, eşiniz bile... Ama Cenâb-ı Hak, bizi aslâ aldatmaz. Ben şimdi Allâh'a büyük bir îmânla îmân ediyorum. Allah'tan başka dost olduğuna da inanmıyorum. Ne evlât, ne ana-baba, ne eş... Sadece Allah, dosttur."

Çok ibretli, öğretici bir görüşme yapmıştık kendisi ile, hamdolsun Rabbime... Kur'ân'ın da buyurduğu gibi:

"Siz ne yeryüzünde, ne de gökte (Allâh'ı) âciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız." (el-Ankebût, 22)

"Çünkü onlar, Allah'tan gelecek hiçbir şeyi senden uzaklaştıramazlar. Şüphesiz zâlimler, birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise müttakîlerin dostudur." (el-Câsiye, 19)

"Hiç şüphesiz, göklerin ve yerin mülkü Allâh'ındır. O, diriltir de, öldürür de... Size O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı." (et-Tevbe, 116)

"Allah, sizin düşmanlarınızı çok iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter. Ve yardımcı olarak da Allah yeter." (en-Nisâ, 45)

"Allah O'dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istivâ buyurmuştur (hâkim olmuştur). Sizin için O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi! Artık düşünmeyecek misiniz?" (es-Secde, 4)

* * *

İnsanlar bizi ister aldatsın, ister aldatmasın, işin aslı şu ki, bu tür aldatmalar hiçbir şeydir. Yeter ki, biz dünyaya aldanıp da Allah'tan gâfil olmayalım. Çünkü en büyük tehlike, hem de eşin, evlâdın, kardeşin aldatmasından daha büyük tehlike, kişinin bunlarla oyalanıp da Allah'tan ve O'na kulluktan gâfil olmasıdır.

"Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve bizim âyetlerimizi, yok sayarak tanımadıkları gibi, biz de bugün onları unutacağız." (el-A'râf, 51)

"Ey insan!.. Üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir?" (el-İnfitâr, 6)

"Ey insanlar, hiç şüphesiz Allâh'ın vaadi haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) aldatmasın." (Fâtır, 5)

* * *

Dünyaya geliş gâyemiz, Allâh'a kul olmaktır. Evlilik, çocuk sahibi olmak, aslolan gâyemize hizmet içindir. Aslolan gâyemizi unutup da eş, çocuk, mal, mülk, mîras, kardeş vb. meselelerle kısacık ömrümüzü tüketmemiz, en büyük aldanmadan başka bir şey değildir.

İhlâslı olana şeytan dahî yaklaşamıyorsa, bize düşen Cenâb-ı Hakk'a lâyık, ihlâslı bir kul olmak için gayret etmektir. İhlâs, her ne yaparsak yapalım, Allâh'ı görür gibi yapmak, Allâh'ın bizim her işimizden haberdar olduğunu bilmek, yaptığımız her işte de sadece ve sadece Allâh'ın rızasını gözetmektir.

Kişi: "İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî" yani "Allâh'ım, maksadım Sen'sin; talebim de Sen'in rızandır." sözünü, hayatına şiâr edinirse, umursar mı dünyevî aldatılmaları... Çünkü o, çok daha yüce bir değere tâliptir. Kendisine bu derece bağlanıp, duâ ederek âşık olanı Allah zâyî eder mi?

"Oysa her kim, iyilik yaparak yüzünü tertemiz (bir şekilde) Allâh'a döndürürse, o gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır. Öyle ya, bütün işlerin sonu Allâh'a dayanır." (Lokmân, 22)

"Göklerin ve yerin gaybını bilmek, yalnızca Allâh'a mahsustur. Her iş, O'na döndürülür. Sen yalnızca O'na ibâdet et ve yalnızca O'na dayan. Rabbin, yaptıklarınızın hiçbirinden gâfil değildir." (Hûd, 123)

O zaman duâ edelim, bütün yüreğimizle, hem de ömrümüzün her ânında, gâfil olmadan:

"De ki: «Benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm kesinlikle hep o âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.»" (el-En'âm, 162)


İsim: ... Tarih: 22.12.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...


BAZEN
Şimşektir, kork, dedi, gücü, yıkmaya yeter bazen!
Dedim ona: Hem rahmetin öncüsüdür, lâ tahzen!

Meğer bilmek istermiş, gizliyi insan bazen...

Seneler önce bir meczup dikildi yola. Geçmekte olan birine dedi ki:

"-Senin yüzünde nûr var. Kalbin de pek yatkın. Sana Allâh'ın isimlerinden bazılarını yazacağım. Bunlara kırk gün devam edersen, kalp gözün açılır."

Sonra meczup, o kişi şaşkınlıkla bakarken, bir kâğıda isimleri yazıp verdi. Hani bazı insanlar çok düşünür ya, kâğıdı alan da içinden şöyle geçirdi.

"-Yâhû! Ben daha baş gözümün gördüklerine tahammül edemiyorum, bir de kalp gözüm açılırsa, hâlim nice olur?! Mazâallâh bu dünyaya hiç sığmaz, kaçacak yer de bulamaz, çıldırırım."

Ve karar verdi: Kâğıdı bir yere kaldırdı. O kadar ki, nereye bıraktığını bile unuttu ve kalp gözünün açılması meselesi böylece kapandı. Hâlbuki sana ne be mübarek! Sanki sana o hâli veren, dayanma gücünü vermekten âciz mi?! Nasip olmayacak ya işte, o kişi bunu düşünemedi. Seneler sonra, bir de baktım ki sızlanıyor:

"-Âh âh..." diyor. "Nereden bilebilirdim ki gün gelecek ve ben, karşıma çıkan kimselerin kalbini bilmek isteyeceğim. Bunu da sırf zararlarından korunabilmek adına dileyeceğim. Âh şimdiki ben olsaydım, ille de kırk gün okurdum o isimleri... Bilmem ki o meczup acep, bana yine gelir mi..."

Dedim ona:

"-Olanda hayırlar vardır. Lâ tahzen!"

Meğer diş, kılçığı da ezip çiğnermiş bazen...

Dedi bana:

"-Şimdi, kaçıp kurtulmaya çalışsam ne çare... Bir kere tâ hücrelerime işledi acı tatlar. Sadece yüzü ile sözü şen ve şirinler (!) yüzünden, acısı pek şiddetli ve derin yaralar açıldı. Yaranın huyu, biraz sızladıktan sonra zamanla kabuk bağlamasıdır. İzi kalır mı? Evet kalır. Ve o iz, bana yarın, tedbir almayı yine unutmaya kalkarsam, hatırlatıcı olacaktır. Hem, bir çakıl taşına takılır gibi, her olana takılmamalıyım. Kılçıklara prim vermemeli, îcabında balığı kılçığıyla birlikte yemeliyim! Ne olur en fazla? Biraz daha canım yanar, biraz daha kanarım; nihayetinde şifâ olur!

Şimdi seslensem yeridir: Ey vaktiyle ezilmesin, üzülmesin, canı yanmasın diye ateşe atamadığım, kızartmaya kıyamadığım balık! Ne bilirdim ki, çiğliğinde ısrar ederek, benim af ve merhameti baskın kalbimde, yakıcı duyguların tecellisine de sen sebep olacaksın... Önceden, cehennemin varlığı bu kadar çok ferahlatmazdı kalbimi... De ki, nasıl oldu da kaynadı kazan? Defalarca müsâmaha gösterildi, mühlet tanındı, yapılan kötülükler unutulmaya çalışıldı. Fakat bunu yapana, her seferinde tekrar aynı kötülük revâ görüldü. Şimdi hadi söyle, hak edene hakkını vermemek, zulüm değil mi? Hâl diliyle, ısrarla kaşınan bir uyuzu kaşımamak, ona ezâ değil mi? Setredeni sûistimal edene, affedenin kadrini bilmeyip, hak etmediği işlerle ona ağırlık ve ezâ olup gidene ne yapmalı? Neyse ki hakikatin kavranabilmesi, söylenenin anlaşılabilmesi için, farklı diller de var. İşte sırf suçu olan, burada kendine gelsin, bu hâlde ölüp kabre bu vaziyette girmesin diye, bazen cehenneme benzemeli.

Cehennem temizlik yeri... Kimin temizlik yeri? Günahkâr mü'minlerin... E, ya zâlim kefere? Onları zaten cehennem de paklamayacak. Onlar için cehennem, ebedî "azap" zemini. Kim diyebilir ki, orası bir zulüm yeri? Elbette cehennem, müstehak olanların ille de gireceği bir karşılık bulma yeri. Duydum ki, oraya neredeyse herkes uğrayacakmış. Herkes, işlediği küçüklü-büyüklü günahlardan temizlenmek için biraz zahmet çekecekmiş. Îmanlı olanlar, îmanlarının kuvveti ve samimiyeti nisbetinde, daha önce cennete kavuşacaklarmış.

Kirli çamaşırın, yıkanmak için makineye girmesi gibi. Kir ne kadar çok, makinede kalma süresi, kullanılan sabun, yanma, dönme, yıkanma, sıkılma o kadar çok. Sonuç? Tertemiz olarak, ferah bir balkonda kurumaya bırakılmak. Yani? Temizlenmiş çamaşır. Ya çook çok ağır olduğundan, yeterince yıkanmasına rağmen çıkmayan lekeler? Orada problem yok. Zira necâsetten kalan leke, necis değildir. Peki ya çok yıkanmaktan ötürü solan yıpranan renkler? Böylesi solmuş ve yıpranmış çamaşır da, namaza mânî değildir. Aynı bunun gibi, cehennem faslının uzaması, cennete girmeye mânî değilmiş. Fakat nasıl ki, çamaşırın hâlinden, geçirdiği kirlenme ve yıkanma aşamaları az çok belli olur, insanın hâlinden de öylece belli olurmuş. Yine de pislikle gezmektense, pisliğin iziyle gezmek iyidir. Daha iyisi nedir? Pisliğe hiç bulaşmaz, nûr gibi parlarsın, işte budur! O da bilmem kaç güzele nasip olur...

Ey balık! Sudan hiç çıkmadığın için ateşi bilmezdin ya, bak, artık kovadasın. Şimdi biraz ateş olsam, sırf temizlen ve piş diye, canını güzelce yaksam, fena mı olur? Zaten, ateşi biraz görmesen, işe yaramaz, yenmez yutulmaz bir şey oluyorsun! Hem sana bir garezim yok. Sendeki çiğliğe benim kızgınlığım... Yoksa senin yandığından, benim ne kârım var ki? Hiç! O hâlde şimdi, mis gibi bir koku yayman için, ateşe oturmaktan başka çaren yok. Zaten böyle bıraksam, iki güne kalmaz, kokarsın. Ya sokak kedilerine yem olur, ya çöplükte çürürsün.

Dedim ona:

"-Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Lâ tahzen!"

Meğer biraz sû-i zan, gayet iyiymiş bazen...

Tatlı sözlerle gönül çelen ay yüzlü biri, kötü niyetli ve hasta kalpli olabilirmiş. Zayıf zannettiklerin aslında pek güçlü, neşeli zannettiklerin aslında pek dertli, düşünceli zannettiklerin aslında pek kaba ve bencil çıkabilirmiş. O hâlde, güzeller güzeli Habîb-i Kibriyâ'nın tavsiyesi üzere, zannın çoğundan sakınmakla beraber, kenarımda köşemde hep, azıcık sû-i zannı, tedbir mâhiyetinde bulundurmam, bazen iyi olabilirmiş. "Zannın çoğundan sakının!" ifadesi, pek şümullü (kapsamlı). Şöyle ki: Sadece sû-i zannı değil, hüsn-i zannı da içine alır. Temelli hüsn-i zan, bazen ölçüsüz bir saflık ve körlük olabileceği gibi, temelli sû-i zan da, aynı şekilde ölçüsüz bir güvensizliğe götürebilirmiş. O hâlde, zanda da îtidal pek önemliymiş.

Vaktiyle biri, kardeşinden zarar görüp, bedbaht olmuştu. Sordum:

"-Sana zarar veren hasta kalpli insana, neden tedbirle yaklaşmadın a güzel?"

Cevabı pek derinden ve dertli geldi:

"-Çünkü hiç zarar ummadım. Çünkü hasta olabileceğini hiç düşünmedim. Çünkü hep güzel baktım. Çünkü olanları hep kendimden, kendi zaafımdan bildim. Elbette nefsimi kayırmamış ve kendimdeki hataları görmüş olmam güzeldi; fakat ben, kendime sû-i zan ettiğim kadar, karşımdakine sû-i zan etmedim. Muhatabıma hüsn-i zanda aşırı gittim.

En önemli bir başka hatam da şuydu: Kötülüğe uğramak hiç aklıma gelmediğinden, korkmadım. Bence öyle bir beldedeydim ki, orada arsız da, hırsız da olmazdı. Adı kardeş olandan, kalleşlik umulmazdı. Buna inanmıştım. Korku ne zaman oldu? «Acaba?» demeye başladığım zaman... Ben, kendim için bunu çok söyledim; ama muhatabımdan hiç şüphelenmedim. Kendi mekrimden emîn değilken, onunkinden emîndim. Onu neden kayırdım? Çünkü o, müslümandı. Çünkü onu sevmiştim. Sevgi, müsâmahayı ve ümidi perçinledi de, defalarca affettim. Yanlışından vazgeçer, diye bekledim.

E şimdi ne değişti? O muhâtap, aynı yanlışı tekrar tekrar yapmak sûretiyle, tevbelerinde samimi olmadığını ya da olamadığını göstererek, benim ona karşı duyduğum iyi niyeti baltaladığı için, «bakışım» değişti. Hem en güzel tedbir, şer'î ölçülere riâyetle mümkündü. İyi de neyleyeceksin?! Adamın bakışı yan... Sen ne kadar doğru dursan, o eğri görmede. Adamın bakışı bozuk. Sen ne kadar edepli olsan, o seni düşünceleriyle soyup soğana çevirmede. Ne diyeceksin? Lâ havle... Ve lâ kuvvete!"

Neyse ki, bütün bu olanları ibret nazarıyla seyrettiğimden, bu vesîleyle ben de, "hâllerimle Allâh'ın rahmetini ne kadar zorladığımı, aynı hataları tekrarlamak sûretiyle nefsimin nasıl da cezâya müstehak hâle gelip durduğunu" gördüm. Anladım ki, affetmenin de bir sonu var. Merhametin fazlası çok sancı çektiriyor, çok maraz doğurtuyor. Her bir maraz, sancılarla doğan bir bebek gibi feryat figân ağlar ve ağlatırken, o merhamet, törpülenerek temelli azalıyor. Boşa dememiş diyen:

"Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdirden anlamayanın hakkı kötektir!"

Bu durumda, yani muhatap, hâl diliyle delice arzuladığında, kim diyebilir ki onu, kendi hayrına olmak üzere evire çevire dövmek zâlimliktir?

Dikkatli bakanlar görür: Cehennemin varlığı, adâletin doğrudan; rahmetin de tersinden tecellîsidir. Önceden pek ilgilenmezdim. Artık cehennem zebânîlerine ve yaptıkları hizmete, gönülden saygı duyuyorum!

Dedim ona:

"-Hak elbet yerini bulur ve aldatan, ancak kendini aldatmıştır. Lâ tahzen!"

Meğer yakan iğneler, derde şifaymış bazen...

"Müslüman, her hataya düşebilir; fakat aslâ yalan söylemez!.." buyuran bir Rasûl'ün ümmeti olarak, yalan söylemeyi sevmiyor ve yalan söyleyebilenlerden de hazzetmiyorum! İşte bu sebepledir ki, özellikle doktoruna, hastalığıyla ilgili eksik ve yalan bilgiler veren hastaya da acımıyorum. Zira öylesi, ya hastalığına âşık bir nasipsiz, ya da iyileşmek istemeyen bir samimiyetsiz!

Bir gün biri dedi ki:

"-Çok çetin bir hastalığa tutuldum. Ne yapsam bilmiyorum."

Oradaki bir bilge, cevap verdi:

"-İlk tavsiye: Hastalığını gizleme. Fakat gidip derdini, hastanenin çaycısına, süpürgecisine de söyleme. Hastalığın söyleneceği kişi bellidir. Sana devâ olacak olan, en kıdemli hekimdir. O, dilerse bizzat, dilerse bir başkasına sevk etmek sûretiyle ilgilenir. Bunu yapmazsan ne olur? Hastalık, sendeki fazileti yiyerek beslenen koca bir canavara dönüşür. Hele bir de etrafına dokunan, bulaşıcı bir hastalıksa, sadece senin bünyene değil, senden ötürü başkalarına da zarar verir. İşte o vakit, mesûliyetin daha da ağır olur. Ashâbı, Rasulullah'tan hiçbir hâlini gizlemedi. Zaten, o ehil tabip, yüzlerine bakar bakmaz, muhataplarının hastalığını sezer, acısını hissederdi. Allah'tan değil de, insanlardan çekinen kimseye ne kadar yazık! Zaten işte bu en vahim ve en korkunç hastalık!.."

Dedim ona:

"-Haksızlık karşısında kıyâma dur, hak karşısında boyun bük. Lâ tahzen!"

Meğer celâl hem helâl, hem kesin hakmış bazen...

Sordu:

"-Kimin canı yanar? Dövenin mi dövülenin mi?"

En çok "sevenin" içi yanar. Hele de çok sevdiği birine, kendi elleriyle acı ilaçlar içirmek zorunda kalınca insan, âh ne büyük imtihan! Kıyarken içi kıyılır insanın... İğnesini batırırken, bir yandan da canı gider arının... Kızar döver, çocuktan çok içi yanar ananın. Ve insan, kendi ateşinin körüğüdür çoğu zaman... O hâlde, imtihan meydanında, adam akıllı ve insaflı olmak, mazlûm atlar adına, mertçe haykırmak lâzım:

"-Ey yaramaz süvari! Kılığın, kırbacın tamam! Fiyakan cakan yerinde! Kendince iyi de usûl biliyorsun; ama o üstüne çıkıp durduğun, binek atı değil, hür rûhlu bir kısrak! Ve Allâh'ın izniyle, başka kimsenin değil, ancak ve ancak, Rabbinin sınırları içinde yaşayacak! Sanma ki, her dâim öyle, sabredecek yüküne. Bir daha yelten hele, gör bak, neler olacak!"

Dedim ona:

"-Mazlûmların ve garîplerin yanında ol. Lâ tahzen!"

Meğer dolanıp duran, belâ-yı aşkmış bazen...

Ve dedi:

"-İşte anla ki derdim, hem murâdımdır. Celâlim şahlansa da, yine muhâtabımdır. Bilirim, kerem etmek yakışır mürîdâna... Hâlini düzeltmekle yardım et ihvânına. Elbette lafla olmaz murâkabe-i muhabbet.

Zararı dokunana da, akacak gönlünden rahmet! Korkma!

Say ki, şimşeklerin ardından bereket inecek. Ve kork! Belli de olmaz hiç, belki sel, yıkıp geçecek!

Gözlerinde hiç dinmeyen, karla karışık bir yağmur... Ayaklarında yürümeni zorlaştıran koyu bir çamur... Uçmaktan geçtim, bir adım atmak bile ne zor bazen..."

Dedim ona:

"-Âşıksan belâya da sevin. Lâ tahzen!"

İsim: seda Tarih: 09.12.2010
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Bir Ömürlük Misafir
Ah efendim önemi yok halimin
Seyrederim hayret ile şu alemi
Ne bilinir kıymet ne kıyamet
Allah'a emanet ne gelir elden
Ne sahibim bu yerde ne kiracı
Sadece bir ömürlük misafirim ben
sezen aksu-bülent ortaçgil
İsim: seda Tarih: 09.12.2010
Soyisim: krep Şehir: .
E-Mail: .
EY BENİM DİVANE GÖNLÜM Ey benim divane gönlüm
Dağlara düştüm yalınız
Bu cefayı kendi özüm
Pek mail gördüm yalınız

Dağlar var dağlardan yüce
Dağ mı dayanır bu güce
Derdimi üç gün üç gece
Söylerim bitmez yalınız

Şah'ın ayağına varsam
Hayırlı gülbengin alsam
Kızılırmak'a gark olsam
Çağlasam aksam yalınız

Pir Sultanım ey erenler
Erine niyaz edenler
Üçler, kırklar, yediler
Mürvete geldim yalınız

Pir Sultan Abdal
İsim: ... Tarih: 26.11.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Belki şu anda çok dertlisin… Belki “artık yeter” diyorsun… Belki de kendinden geçmişsindir.. Belki de ağlıyorsun…
Belki bütün bu musibetlerin sonunda eline bir şey geçip geçmeyeceğini düşünmektesin…Belki de yaşadıkların ile öyle bir küstün ki dostluğa da aşka da..hatta asıl küstüğün sana dost diye arkandan vuran,sana aşığınım diye yalan söyleyenler olması gerektiği halde.. sen onlara da değil gittin saf dostluğa ve saf aşka küstüysen de..

O zaman Duy ! Rabbin sana söylüyor;

Sabredenlere felaketlere karşı dişlerini sıkıp göğüs gerenlere mükafatları hesapsız ödenecektir !

Belki de onca insanın içinden neden senin seçildiğini soruyorsun… Oysa Rabbinin seçtikleri kıymetlilerdir!

İçinizden mücahitlerle sabredenleri ortaya çıkarıncaya kadar elbette sizi deneyeceğiz!

Hayat bir imtihan değil mi? Her sorun ebedi hayatında yer alan bir tuğla… Nefes alıp verdiğin her an yeni bir soruna gebe…Onlar olmasaydı sonsuzluk yurdunda sana ait hiç bir şey de olmayacaktı! Derdin yoksa üzül asıl! Dertliysen bil ki; O seni seviyor! Bak Sevdiğin ne diyor?

Allah (cc) hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar!

Belki sen Ashab-ı Uhud kadar acı çekmedin… Hani kralları onları iman ettikleri için ateş dolu hendeklere attırmıştı ya!
Belki sen Ebu Zerr (r.a) kadar acı çekmedin… Amcası inandığı için onu hasıra sarıp yakmıştı ya!
Belki sen Vahşi kadar acı çekmedin… Sevgilisi ona “Bana görünme” demişti ya!
Belki sen Yakup (a.s) kadar acı çekmedin… Yusuf’u (a.s.) elinden alınmıştı ya!
Belki sen Hatice (r.anha) kadar acı çekmedin… Muhammed (sav) yurdundan kovulmuştu ya!

UNUTMA;

Rabbin kimseye dayanabileceğinden fazlasını yüklemez!
Belki kalbindir acıyan
Belki bedenin
Belki de ruhundur kıvranan
Belki de yokluktur seni saran
Belki de bin bir türlü muamma…

Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da. (Duha Suresi 3. Ayet)

İsim: (.?.) Tarih: 25.11.2010
Soyisim: ? Şehir: ?
E-Mail: ?
namaz kılan annemı görünce:benım ıcınde dua et dedım...Ve annemıncevabıyla sarsıldım...SENI SORARSA NERDE DIYEYIM...
İsim: ... Tarih: 23.11.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Hakikat aramakla bulunmaz ancak bulanlar hep arayanlardır. Biz acaba ne kadar arıyoruz ne kadar aradığımızı bulmaya sevdalıyız? Şu dünya koşuşturması esiri etti bizi kendine değil mi? Üzülüyoruz ah namaza başlasam bir türlü olmuyor, Kuran’ı okuyacağım ama nasip olmuyor gibi sebepler.. Günler geçiyor, haftalar geçiyor.. Bakın bir ömür geçiyor.
Geçen ömürde Allah harici dediğimiz her boş şey bize zarar getirir. Farkında olamayız daha bunun farkındalığı içerisinde değiliz. Ama kendimizi toparlamazsak üzüleceğimiz söyleniyor. Biz aşık oluruz, ayrılırız, üzülürüz, sınavlarımız vardır hayata küseriz. Manayı hep unuturuz. Gelin bakın şu hikayedeki fakir gence de ibret alalım onun zenginliğini:

Fakir bir genç, padişahın kızına âşık olmuş. Bu ümitsiz sevdasını gidip meşhur dervişine anlatarak yardım dilemiş. Derviş: “Evlâdım, şehrin girişinde tam yol ağzında otur, kim ne derse desin sadece ‘Allah’ diye cevap
ver.” demiş.
Fakir genç, denileni yapmış. Günlerce, aylarca şehrin girişinde başka hiçbir kelime konuşmadan “Allah” demiş. Derviş, yiyeceğini, içeceğini her gün getiriyormuş. Zamanla “Allah” diyen genç halk arasında meşhur
olmaya başlamış. Nihayet bir gün padişah da genci merak etmiş. Dervişten, genç hakkında bilgi istemiş.
Derviş, gencin devrin büyüklerinden olduğunu söylemiş. Padişah, kalkıp genci ziyarete gitmiş. “Kimsin? Derdin ne? Ne istersin?” demiş ise de, genç, padişaha karşı da “Allah” demekten vazgeçmemiş. Başka tek kelime konuşmamış.
Derviş akşam gencin yanına gelmiş. “Padişah sana “Kızımı vereyim” diyene kadar, sen ondan sakın ola ki bir istekte bulunma!” diye tembihte bulunmuş. Nihayet bir gün padişah gelip: “Ne istiyorsun, istiyorsan seni kızımla evlendireyim.” deyince, genç, dervişin şaşkın bakışları altında “Yok” demiş. Artık onu da istemiyorum. Ben başka birisinin hatırı için Allah dedim, Allah devrin padişahını ayağıma getirip, benim gibi miskin bir gence kendi kızını teklif ettirdi. Eğer yalnızca Allah için “Allah” deseydim kim bilir ne olurdu?

Ben bundan böyle O’ndan başkasını anmıyor, O’ndan başkasını istemiyorum…”


İsim: mustafa Tarih: 09.11.2010
Soyisim: türkmen Şehir: niğde
E-Mail: y
Ey bu dünya kapısından içeri adımını atmış yolcu nereye gidiyorsun?

Ey bu dünya kapısından içeri adımını atmış yolcu. Nereye, nereye gidiyorsun..? Sağına ve soluna bakınmadan, etrafında yaşanan hadiseleri tanımadan ve görmeden nereye gidiyorsun Nereye gittiğini zannediyorsun..? Nedir bu telaşın ey yolcu..! Dur, biraz dertleşelim, Çünkü ben de senin gibi ölümün araladığı perdeden içeri süzülmeye aday birisiyim. Yani seninle yoldaşız..



Hele dur biraz dertleşelim, dertleşelim de hissettiğimiz yalnızlığın ya da hissedemediğimiz bizi bekleyen akıbetimizin ne olduğunu, bizi neyin beklediğini anlamaya çalışarak hayatımızı gözden geçirelim.


Ey yolcu, Allah (c.c.) seni kendisine itaat eden kullarından kılsın ve kendisinin tayin ettiği yoldan yürümeyi nasip etsin..! Çünkü O’nun çizdiği yolun dışında kalan yollar nereye çıkar, nereye çıkmaz bilinmez.. Bu bilinmezlikler içinde nasihatlerin en durusuna, en berrak olanına, en mükemmeline, seçilmişlerin en yücesine yani kainatın efendisi Hz. Muhammed Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem’e uymayı ve O’nu dinlemeyi nasip etsin


Ey yolcu bu yaşına kadar O’ndan bir şeyler öğrendin, O’nu dinlediysen ne mutlu sana Yok eğer bu güne kadar bu pınardan su içmedin, O’nun gül kokusunu içine çekmedin, Kâinatı aydınlatan aydınlığına gözlerini kapadıysan bunca yıl ne yaşadın, ne gördün, ne kazandın.. Düşün, düşün be ey yolcu..!


Ey yolcu! Hatırlar mısın kainatın biriciği bir gün şöyle buyurmuşlardı:


“Allah’ın kullardan yüz çevirme sebeplerinden biri de kulun kendisini faydasız ve yararı olmayan işlerle meşgul etmesidir.”


Eyvah, eyvah ey yolcu. Geçen ömrümüze eyvah, zayi ettiğimiz ömrümüze eyvah eyvah. Zaman atı aldı başını gidiyor sonsuza doğru ey yolcu Unutma! sen de bu atın üzerindesin ve hala etrafını seyrederken boş şeylere dalıp gidiyorsun be ey yolcu Unutma! sen zaman atına binip, ölüm durağında inecek ve hesaba çekileceksin


Ey yolcu nasihat vermek kolay, nasihati kabul ederek yaşamaksa zordur, zordur çünkü dünya işlerine dalıp aralarında kaybolan dünya işlerine bakmaktan etrafa bakmayı unutan için nasihatler acı ve ağırdır Olsun be ey yolcu varsın yaramızı kanatsın nasihatler varsın acılarımızı derinleştirsin derinleştirsin de ta Ummanların ötesinden işitilsin sızılarımız . İşitilsin be ey yolcu doymayan nefsi, kamçılanan şehvetin,esir alınan benliğin çığlıkları işitilsin işitilsin… Olsun be ey yolcu bu güne kadar kimlerin sesine kulak vermedik kimlerin sözünü baş tacı etmedik ki… Farkında mısın ömrün demi kaçıyor be ey yolcu Heybemizde ne var neyi taşıyoruz be ey yolcu


Varsın Yüce Resulün nasihatleri sızılarla, acılarla, hakikatlerle gelsin, gelsin de yıllardır taşıdığımız, yıllardır boş yere beslediğimiz, büyüttüğümüz umutları yeşertsin, onlara hayat, gönlümüze umut versin


Ey yolcu bir baksana ne amel konusunda zengin, ne ilimde ileri… Bu güne kadar hep söz oldu sermayemiz. Ne öğrendik, ne öğrettik Faydasız şeylerle gün geçti, ömür zayi oldu Hesap günü, ceza ve mükafat günü kapımızı çalıyor. Heybende ne var bir bak, bir bak ey yolcu


Ey yolcu eşi ve benzeri olmayan, Rahman ve Rahim olan Rabbimiz buyurmuştur ki: “Her kim Rabbine kavuşmayı istiyorsa Salih amel işlesin. Samimiyetle iman edip, Salih amel işleyenlere konak olarak firdevs cennetleri vardır. Onlar, o cennetlerde ebediyen kalacaklar ve oradan hiç ayrılmayacaklardır.”


Emirlerin en büyüğü, en kutsalı, hakikatin odak noktası kainatın sahibi ve sahibimiz emrediyor, vaadediyor… Ne dersin ey yolcu bu emirleri dinledik mi duyduk mu? Yoksa dünyevi hazlar bize bu vaatleri unutturdu da yaşadıklarımızı yaşayacaklarımıza tercih mi ettik? Ne dersin ey yolcu hala nasıl bir ticaret nasıl bir kazanç içerisinde olduğumuzun muhasebesini yapmıyor, şaşkın ve şaşırmış şeytanın çizmiş olduğu yol üzerinde nefis atının vurdumduymaz adımlarıyla kabrin kapısını çalıp eli boş, sermayeyi tüketmiş biri olarak gittiğimizi görmüyor musun?


Ne dersin be ey yolcu ne olursun söyle Allah aşkına söyle eli boş, sermayeyi tüketmiş biri olarak gittiğimizi görmüyor musun?…


İsim: saadet Tarih: 09.11.2010
Soyisim: ey Şehir: aydın/nazilli
E-Mail: beyaz_0909qhotmail.com
hocam okulumu sizleri arkadaslarımı kıscası okul da gecen her anımı acsıyla tatlısıyla cok özledim ...hatta bazen hiç o zamanları yasamamısımda sanki güzel bir rüyaymıs gibi geliyor ama rüya olmadığını coğunuz hatırlatıyorsunuz...arkadaslarım sakın unuttugumu düsünmesinler sadece arada bir erteleniyor aynı mezunlar yemegindeki siirimiz de anlattıkları gibi...ya cok yazdım ama dokunsalar aglıyacagım hayat cok hızlı ilerliyor yetişmeye calısıyrum....bazen de yoruluyorum:(
İsim: ... Tarih: 03.11.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Ey Gönül! Ateş için rüzgar ne ise, aşk için de ayrılık öyledir; küçük olanı söndürür, büyük olanı ise daha da güçlendirir.. ve iyi bil ki, Ey Gönül! AŞK; ateşten bir denizi, mumdan kayıkla geçmektir...Yanıp kül olmadan asla geçemezsin...

İsim: nasip hafize Tarih: 01.11.2010
Soyisim: NASİPLER Şehir: bor
E-Mail: YOK
''ALLAHI ZİKRETMEKLE MEŞGUL OLUN! Zira o şifadır.Zinhar insanları dilinize dolamayın; çünkü o, mahz-ı derttir.'' (HZ.ÖMER)

YA HAYIR SÖYLE, YA DA SUSSSS!!!
İsim: gülcan 21 saka Tarih: 15.10.2010
Soyisim: pınaroglu Şehir: adana
E-Mail: ...
Ayna dostun yüzüydü, gördü Mevlana
Maşukla ağladı, güldü Mevlana
Dostun en hası, o sevgiliyi
Şems’in gözlerinde buldu Mevlana

‘Yalan zarar kalbe’ dedi Mevlana
Selameti aşkta buldu Mevlana
Tevekkül edenler mutlak sevinir
Sabırla murada erdi Mevlana

Senin suyun aşın candı Mevlana
Hasretle sarardın soldun Mevlana
Ayrılık ateşi eritti seni
Ne aklın ne sabrın kaldı Mevlana

Muhabbette güneş oldu Mevlana
Cömertlikte suydu aktı Mevlana
Sevda kadehinden içti şarabı
Aşk dininde pişti yandı Mevlana

Âşık gönüllere rüzgâr Mevlana
Gözü kem olandan ırak Mevlana
Candan bir candı cümle canlara
Şems’in ateşiyle coştu Mevlana
İsim: .... Tarih: 22.09.2010
Soyisim: ,,,, Şehir: ....
E-Mail: ...
YUSUF'A sevdam Yusuf'un gözlerinde yansımasını gördügüm ışıktan
Yusuf göl,ben göle görüntüsü düşen mehtabın ardındayım.
Yusuf ayna ,ben aynaya yansıyan ışıgın tayfındayım.
Yusuf suret,ben suretten içre aslolanın sevdasındayım.
Nakışı görüp de nakkaşa nasıl kayıtsız kalayım?varlıgım ve mahiyetim,nasibim ve görevim O'ndan ve O 'nun içinse,O'ndan gelen ışığa gözlerimi nasıl kapatayım?
İsim: --- Tarih: 19.08.2010
Soyisim: --- Şehir: ---
E-Mail: ---
sahabe efendilerimizden biri birgün nefsine yenik düşer ve ramazan ayında hanımıyla beraber olur..daha sonra şöyle bir düşününce ne yaptığının farkına varır ve eyvah diyerek feryat figen iki cihan nuru Rasulullah s.a.v. efendimizin yanına koşar..Peygamber efendimizse sahabe efendimizi görünce mubarek dişleri inci gibi görünecek şekilde gülümseyerek ''ne oldu hayırdır''diye sorar..sahabe efendimizse ''sorma ya rasulallah böyle böyle oldu'' diye derdini anlatır ve ne yapması gerektiğini sorar..Peygamber efendimizse ''bugünkü hariç iki ay oruç tut artı bu orucun toplam altmışbirgün'' der..sahabe efendimizse ''aman ya rasulallah..bilirsinizki ben hasta ve aciz bir adamım.. buna nasıl gücüm yeter'' der..peygamber efendimizse ''o zaman bir köle azad et'' der.sahabe-i Kiram efendimizse ''ya rasulallah vallahi maddeten fakir bir kulum ''der peygamber efendimizse ''o zaman şu kadar deve kes fakirlere dağıt'' der sahabe efendimizse fakirliğini tekrarlar Rasulullah-ı s.a.v.efendimizse o zaman pazara git şu listedekileri al şu kadar fakire dağıt der..sahabe hazretleri bunun üzerine ''ya rasulallah vallahi o dediğiniz şeylere bu havalede benden daha muhtaç birisi yok'' der peygamber efendimizse ''o zaman sen o dediklerimi yine temin et lakin çoluk çocuğunla afiyetle ye''derler...(rahmet ayı Ramazan-ı Şerifinizi canı gönülden tebrik ederim)
İsim: ... Tarih: 13.08.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Oruç, özlem çekenlerin gönüllerini, canlarını öyle tazeleştirir ki, zavallı balığı bile su o kadar tazeleştirmez. Sen vahdet denizinden ayrı düşmüş bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulaşacaksın? İşte oruç, sel gibi, yağmur gibi seni alır, denize ulaştırır. (Hz.Pir Mevlana Muhammed Celaleddin-i Rûm-î)

İsim: ... Tarih: 13.08.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Ramazan ayında gereği gibi oruç tutarsan,senin vücut toprağını altın ederler.Senin fani varlığını taş gibi ezerler de göğe sürme yaparlar.İftar vaktinde yediğin yemek lokmasının her biri,birer mânâ incisi olur.Ramazan'da yemekte,içmekte,kötü söz söylemekte,kötü iş işlemekte sabırlı olduğun için,bu sabır,senin manevî görüşünü artırır,gönlünün gözünü açar.(Hz.Pir Divan-ı Şems-cilt:IV,rubai:368)
İsim: 24 nasip Tarih: 01.06.2010
Soyisim: .. Şehir: niğde bor
E-Mail: ..
Kulak ver sözüme dinle arkadaş!
Uyma lak lak edip gülüşenlere!
Meşgul eder seni işinden eyler,
Karışırsın tembel, perişanlara

Adım at ileri, geriye bakma!
Bir sağlam iş tut, elden bırakma!
Saçma sapan sözler, hep delme takma,
Allah'ın yardımı çalışanlara!

İleriyi gören, geriye bakmaz!
Tuttuğu işi elden bırakmaz!
Allah cömert ama ekmek bırakmaz,
Oturup geçmişi konuşanlara!

Maziye karışmış yıllarda, ayda!
Geçmişi konuşmak, sağlamaz fayda!
Gören göze ibret vardır her işte!
Seyret gökyüzünde yarışanları!!
İsim: . Tarih: 30.05.2010
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Aşkın Karargahı Gönüldür...Akıl Allahı Aratır, İlim Yaklaştırır ve Aşk Buldurur . . .

İsim: ... Tarih: 29.05.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Çinliler “ Biz daha mahir ressamız, dediler. Rum halkı da dedi ki: “ Bizim maharetimiz daha üstündür.” Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı” dedi. Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine daha vakıf kişilerdi.

Çin ressamları “ Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler. Kapıları karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum ressamları. Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine hazinesini açtı. Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.

Rum ressamları “ Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne boya!” dediler. Kapıyı kapatıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale getirdiler. İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir. Renksizlikse ay. Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve güneştendir.

Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine sevinmekteydiler. Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan, idrakten dışarı, fevkalade güzel şeylerdi.

Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye mani olan perdeyi kaldırdı. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi göründü; resimlerin aksi, adeta göz alıyordu.

Oğul Rum ressamları sofilerdir. Onların; ezberlenecek dersleri kitapları yoktur. Ama gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinlerden arınmışlardır. O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönle hadsiz hesapsız suretler aksedebilir. Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa’nın gönül aynası da parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.

O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere, ta en yüce gökten, denizin dibindeki balığa kadar hiçbir şeye sığmaz. Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönül aynasının hududu yoktur. Burada akıl, ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu : Gönül mü Allah’dır, Allah mı gönül?

Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka bir nakşın aksi geçip gider, ebedi değildir. Fakat ezelden ebede kadar zuhur ede gelen her yeni nakış, gönle akseder, orada perdesiz, apaçık surette tecilli eder.

Gönüllerini cilalamış olanlar; renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler. Onlar, ilmin kabuğundaki nakşı bırakmışlar, Aynel yakin bayrağını kaldırmışlardır. Düşünceyi bırakmışlar, aşinalık denizini bulmuşlar, bilişikte yok olmuşlardır.

Herkes ölümden ürker, korkar. Bu kavimse ona bıyık altından gülmektedir. Kimse onların gönlüne galip gelmez. Sedefe zarar gelir, inciye değil.

Onlar fıkhı ve nahvı terk etmişlerdir ama mahvolmayı ve yokluğu ihtiyar etmişlerdir. Sekiz cennetin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder. Allah’nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinenlerin derecesi; arştan da yücedir, kürsüden de, boşluktan da!

Hz.Mevlana (K.S.)

İsim: canan Tarih: 24.05.2010
Soyisim: sarıtaş Şehir: .
E-Mail: .
İnsanız ya sıkılırız kolayca bişeyden yada birilerinden. An gelir o sıkıldıklarımızı özlediğimiz de olur. Veya tam tersi. Özlediklerimiz gün gelir sıkar bizi ve nicesi..

Seven insan için zor mudur bunu anlamak bilinmez ama kişi kendini bildiği sürece bu mevzu sorun teşkil etmez.

Bir pir bir sultanla dost olmuştu. Bir gün, bir mecliste sultanın onun varlığından hafiften rahatsızlık duyduğunu sezer gibi oldu. Her ne kadar sebebini araştırdıysa da sultanla fazlaca yüz göz olmaktan başka bir sebep bulamadı. Bu yüzden sultanın meclisinden elini eteğini topladı, sultanla dostluk sergisini dürüp kendi köşesine çekildi.

Günlerden bir gün sultanla bir yol üzerinde karşılaştılar.

Sultan pire sordu:

"Ey bilge kişi! Bizden kaçmanın ve dergahımızdan ayak çekmenin sebebi ne? Artık niye gelmiyorsun?

Pir cevap verdi:

"Bana 'Niye gelmiyorsun?' diye sormanız, 'Niye geldin?' diye sormanızdan daha hoştur da onun için."

İsim: canan Tarih: 24.05.2010
Soyisim: sarıtaş Şehir: .
E-Mail: .
Kişinin değeri nedir?
- Aradığı şeydir!
Eğer sen, can konağını arıyorsan, bil ki sen cansın.Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan, sen bir ekmeksin.Bu gizli, bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen, anlarsın kiAradığın ancak sensin, sen.
Madendeki inciyi aradıkça madensin.
Ekmek lokmasına heves ettikçe ekmeksin.
...Şu kapalı sözü anlarsan, anlarsın her şeyi
neyi arıyorsan sen osun

Mevlana
İsim: . Tarih: 11.05.2010
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
selamün aleyküm arkadaşlar bir ricada bulunacağım lütfen yazdığınız yazıları kendi adınızla yazın ya da isim yazmayın
İsim: . Tarih: 11.04.2010
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Rahmet yağmurları yağıyor yeryüzüne. Toprakla buluşurken her damla vuslatın heyecanıyla miskler saçmada yine etrafa. Çok yangın olmasa da toprak bu bahar mevsiminde, yağmurlar özlemiş olmalı ki ana yurdunu koşarcasına gidiyorlar toprağa. İçimin gökleri de gürlerken son demlerde yağmaya başladı şimdilerde. Hem öyle bir yağış ki… Gökler, bulutlar ağlayınca bağlar güler ya; ağlayınca gönül gözlerim gülümsemeye başladı gönül bağlarım. Tohum atarsın ya önce toprağın bağrına sonra biraz su verirsin sonra güneş gülümsesin, doğsun istersin üzerine ve ısıtsın bağrını. Sımsıcak gülümseyişiyle bir baba gibi okşasın başını ve toprak da bir anne gibi sarsın şefkat dolu bağrına. Bir kıpırdanmadır başlasın tohumun yüreğinde; serpilip güzelleşmek, boy atmak gökyüzüne ve böylece kökleri annesiyle kalırken güneşine yaklaşmak için, ona koşmak için kaldırmak ister başını, çıkmak ister yeryüzüne.
Yüreğime atılan bu tohumlar bilmiyorum ne zamandır bekliyordu ama onlar da büyümek filizlenmek istediler. Can güneşi öyle bir bakışla baktı ki “Hayy” dedi önce ve hayat buldu zerrelerim. Hayy deyince o kurak toprak olan kalbim gülistana döndü. Hay isminin taşıyıcısı yaptı suyu ilkin ve sonra bir şeref bahşetti “abı hayat oldu”, “cansuyu” oldu ve “rahmet yağmurları” olup hayat taşıdı her zerreye. Zerreler semaya kalktı Ya Hayy diyerek. Dönmeye başladı kainat, yıldızlar dönmeye başladı ve hatta dağlar yürümeye başladılar yerlerinden.
Can güneşinin nazarıyla çatlamaya başladı tohum, her bakışında ona ve her ağlayışında gökler Hayy ismini her taşıdığında gönül bağına, her geçen gün boy attı filizler öylesine büyümeye başladı ki sığamaz oldu beden kalıbına. Ele avuca girmez oldu zahirde et parçası olan kalbim. Bikarar oldu her dem, şaşırıp kaldı öylece. Bu hal neyin nesi diye sordukça aklım, bir cevap bulamadı. O kapıdan içeriye geçemedi bir türlü ve bir türlü vakıf olamadı gönül sırrına…
Rahmet yağmurları bir bir düşerken toprağa, toprak olan bedenime de düşüyor. Her damla okşuyor adeta yüreğimi. Okşama ama nasıl bir şey ki yakıyor hafiften. Anlamlandıramazken ben bu duyguyu, bir isim koyamazken, yüreğimin başı yanıyor, serinletmesi gereken her damla yangına atılmış bir parça odun oluyor adeta. Hem yok olacakmış gibi geliyor bu yanış hem sonsuz olacakmış gibi. Neden kesin bir cevabım yok hiç diyorum bazen, doğru biricik değil mi ki? O zaman her sorumun cevabı neden iki uç nokta.
Hep var olan bu dış dünyayı yeni yeni görüyorum sanki. Çiçekler başka çiçekler, kuşlar başka, ağaçlar başka, sular başka, yıldızlar başka ama insanlar… kelebeklerin kanatları bambaşka, lalelerin göklere açılan elleri… alem yeniden yaratılıyor her dem ve sanki ben yeni gördüm bu yaratılışı. Hep bildiğim( bildiğimi sandığım )Hayy ismini yeni görüyorum. Her kış ölmüş gibi duran nebatatın baharla yeniden dirilişini, kışın hayattan göç edip gitmiş gibi kaybolan hayvanatın baharda, Hayy ismiyle hayat bulup yeniden çıktıklarını yeni gördüm. Kışın donarken can suyu baharla, can güneşinin doğmasıyla çözülüveriyor ve sel olup akmaya başlıyor. Akarken sel önüne çıkan engelleri de alıp götürüyor. Ya gönlüme ne demeli o da donuyor bazen ve hissizleşiyor, sonra bir gün can güneşi gülümseyince çözülüveriyor. Sel oluyor ve ne varsa kalbimde birikinti silip süpürüp götürüyor. İşte bu sebeple temizleniyor rahmet yağmurlarıyla kirlerinden kalbim. Bu sebeple muhtaç ya yeryüzü yağmura, ruhumun yeryüzü olan bedenim de öyle muhtaç. Hem zahirde temizliyor hem batında.
Bütün kış donmuş, hayatın çekilmiş olduğu kainata nisan yağmurlarıyla hayat veriyor yaradan. Gönlüme de bahar geliyor her baharla. Allah kainata binlerce bahar vermişken benim baharım neden bir olsun ki? Bir dem olur kış yaşarım, bir dem bahar, bir dem son baharım olur ve bir dem yaz olur yanarım. Kainat gibi döner ruhum, alem gibi secdeler edip tespihe başlar. Hiçbir şeyde durağanlık yok ya zaten ruhum o yer senin bu yer benim gezmede… çok şükür ki dönüp dolaşıp ait olduğu yere geliyor. Sorularım, sorunlarım her dem değişiyor ve her seferinde farklı cevaplar buluyorum. Doğru cevap budur diyemiyorum çünkü biliyorum ki yine değişecek. Diyorum ki bazen belki bu değişimdir gerçeğin kendisi. Neden olmasın ki? Değişmeyen sadece O. O’nu bulana kadar her şey değişiyor. O’da farklı farklı gösteriyor kendisini, perdeler arkasında gizleyerek aşikar ediyor. O aşikar ama görecek göz olmuyor her dem. Eski hamam eski tas diyoruz ya değil aslında onlar da değişiyor.
Bütün kainat bu değişimi fısıldıyor. Çünkü Hayy deyince O hayat geliyor ve değişiyor durağanlık. Her zerre Hayy deyip döndükçe, dünya döndükçe, döndükçe bedenim her dem yeniden geliyor Hayy’ata. Ve Hayy diyor her zerre gibi. Diyor ya sanatçı:
Göz kırpan yıldızlar anlatırlar her gece
Fısıldarlar durmaksızın sadece iki hece
Ya Hayy
Her baharda topraktan uyanırlar sürur ile
Kainat ilan eder aşk ile iki hece
Ya Hayy


İsim: melek Tarih: 05.04.2010
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Hak bir gönül verdi bana
Ha demeden hayran olur
Bir dem gelir şadi olur
Bir dem gelir giryan olur

Bir dem sanasın kış gibi
Şol zemheri olmuş gibi
Bir dem beşarette doğar
Hoş bağ ile bostan olur

Bir dem gelir söyleyemez
Bir sözü şerh eyleyemez
Bir dem gelir dilinden dür döker
Dertlilere derman olur

Bir dem çakar arş üzere
Bir dem iner tahte’s-sera
Bir dem sanasın katredir
Bir dem taşar umman olur

Bir dem cehalette kalır
Hiç nesneyi bilmez olur
Bir dem dolar hikmetlerle
Kalinosu lokman olur

Bir dem dev olur ya peri
Viraneler olur yeri
Bir dem uçar Belkıs ile
Sultan- ı ins ü can olur

Bir dem varır mescitlere
Yüz sürer anda yerlere
Bir dem varır deyr’e girer
İncil okur ruhban olur

Bir dem gelir İsa gibi
Ölmüşleri diri kılar
Bir dem girer kibre evine
Firavun ile haman olur

Bir dem döner Cebrail’e
Rahmet saçar her mahfile
Bir dem gelir gümrah olur
Miskin yunus hayran olur





İsim: 24 NASİP Tarih: 01.04.2010
Soyisim: ... Şehir: NİĞDE/Bor
E-Mail: ...
Hakk şerleri hayr eyler
Arif anı seyreyler
Zan etme ki gayreyler
Mevla görelim neyler.Neylerse güzel eyler

Sen Hakk'a tevekkül kıl
Sabreyle ve razı ol
Tevfiz it ve rahat bul
Mevla görelim neyler.Neylerse güzel eyler

Kalbin ana berk eyle
Takdirini derk eyle
Tedbirini terk eyle
Mevla görelim neyler.Neylerse güzel eyler

ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI

(İBRAHİM HAKKI zatının TEFVİZNAMEsinin ilk üç kıtası)

İsim: .... Tarih: 21.03.2010
Soyisim: ... Şehir: ....
E-Mail: ....
GÖNLÜM DÜŞTÜ BU SEVDAYA
Gönlüm düştü bu sevdaya, Gel gör beni aşk n'eyledi? Başımı verdim kavgaya, Gel gör beni aşk n'eyledi? Ben ağlarım yana yana, Aşk boyadı beni kana. Ne akilim ne divane, Gel gör beni aşk n'eyledi? Mecnun oluben yürürüm, Dostu düşümde görürüm. Uyanır melul olurum,... Gel gör beni aşk n'eyledi? Aşkın beni mest eyledi, Aldı gönküm hasteyledi. Öldürmeğe kast eyledi, Gel gör beni aşk n'eyledi? Gah eserim yeller gibi, Gah tozarım yollar gibi, Gah akarım seller gibi, Gel gör beni aşk n'eyledi? Akan sulayın çağlarım, Dertli yüreğim dağlarım. Yarim için ben ağlarım, Gel gör beni aşk n'eyledi? Benzim sarı, gözlerim yaş, Bağrım pare, ciğerim baş. Halden bilen dertli kardaş, Gel gör beni aşk n'eyledi? Miskin Yunus biçareyim, Baştan ayağa yareyim. Dost elinden avareyim, Gel gör beni aşk n'eyledi? Yunus Emre

İsim: melek Tarih: 20.03.2010
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
ALLAH'A (C.C.) DARILMAK YASAK



Bu dargınlığın neden? Duan kabul olmadı diye Allah’a mı (CC) darılacaksm? Duanı kabul eder, ama biraz geç kalabilir. Geç kalınca darılmak yerinde bir iş olur mu?

Bazen işitiliyor:

- “Doğruyu istedim vermedi, istediğimi vermiyor”, hem de:

- “ ‘Duanın yapılması lazım.’ diye emir veriyor.” diyorsun:

- “Bu sözün yerinde değil, hatalıdır.”

Bu sözünden ötürü sana sormak icap eder:

- “Sen kendi başına buyruk musun? Yoksa bir sahibin ve bir efendin mi var?…”

Eğer bu söze karşı hür olduğunu, her istediğini yapmaya güçlü olduğunu iddiaya yeltenirsen sana ilk vurulacak damga:

- “Sen kafirsin. Hakk’ı (CC) inkar ediyorsun.”

Olur. Aksi halde bir kul olduğunu ve bir sahibin, efendin olduğunu söylersen o zaman sana yine birçok sorular sorarlar:

- “Duanın kabulü geç kaldığı için efendini töhmet altına mı alıyorsun? Onun hikmetinden şüphe mi ediyorsun? Halbuki O (CC), seni ve bütün yarattıklarını iyi bilir. Sana ve onlara ne gerekse güzellerini seçer.”

İtham etme. O’nun (CC) hikmetini sez. Hissini bu yolda terbiye et. Söylenenleri yaparsan sana düşecek vazife şükretmektir. Çünkü O (CC) , sana yarayanı daha iyi bilir. Haline uygun nimeti senden daha güzel seçer.

Şayet ithamlarına devam edersen yine sana verilecek hüküm şu olur:

- “Sen kâfirsin, hakikati gizliyorsun.”

Çünkü Allah’a (CC) zulüm isnadında bulunmuş oluyorsun. Halbuki Allah (CC), kullarına zulmetmez. Zulüm sözünü de kabul etmez. Bu sözün Hakk (CC) için kullanılması muhaldir; olamaz. Sebebine gelince, bütün mülk O’nundur (CC) . Zulüm ancak başkasının hakkına tecavüz vaki olunca olur. Hakk’a (CC) darılma yolunu kendine kapa; bu yoldan ayrıl.

Şüphesiz senin Hakk’a (CC) darılman, bazı işine gelmeyen hadiselerden ileri geliyor. Nefsin bazı şeylerden hoşlanmıyor. O’nun (CC) emrini yerine getirebilmek için işin güçleşiyor… Haliyle nefis darılıyor; sen de ona uyarak Hakk’ı (CC) töhmet altında bırakıyorsun.

Dış alemine ait bir şey olursa dua et. Sabırlı ol. İlahî emirlere uymaya bak. Hakk’a (CC) darılma. Nefsin isteğini yerine getirmeye bakma. Onun boynunu eğdir. Boş şeylere uyma; çünkü boş şeyler insanı Allah (CC) yolundan alıkoyar. Allah (CC) için iyi düşün. O’nun (CC) sözlerini doğrula. Ve böylece işin sonunu bekle.

Eğer birisini mutlaka kötülemen gerekse önce kabahati kendinde gör. Daima isyan bayrağını elinde tutan nefsini itham et; onu kötüle. Nefse darılman Hakk’a (CC) darılmandan daha iyidir. Nefsine:

- “Zalim…”

Demen Allah’a (CC) zulüm isnad etmenden daha uygundur. Bütün işlerinde nefse uymaya yanaşma, yaptığı işlere boyun eğme. Çünkü nefis Allah’a (CC) düşmandır. Nefis, şeytan; bunlar ilahi ve kudsi varlıkların yokluğunu isterler. Bir gizli düşman gibi senin manevî değerini bitirmeye gayret ederler.

Allah’a (CC) sığın. Kurtuluş yollarını ara. Daima onlara:

- “Siz benim ruhumu karartıyorsunuz, sizi bağışlamam.”

De. Allah’ın (CC) şu ayetini daima onlara oku:

- “Eğer şükrederseniz ve iman sahibi olursanız Allah (CC) size niçin azap etsin?”

Şunu da nefsinin kulağına oku:

- “Allah (CC) hiçbir şeyde insanlara zulmetmez, lakin insanlar kendilerine zulmederler.”

Bunlara benzer birçok ayet-i kerime ve Hadis-i Şerif vardır; onları ara, bul, oku. Allah (CC) için nefsine hasım ol. Nefse karşı bir ilahi asker ol. Çünkü ilahi kuvvetlerin en büyük düşmanı nefistir. Hz. Resul (SAV), Hz. Davud’a (AS) yapılan bir hitabı bize bildirmiştir. Onun burada söylenmesini yerinde buluyoruz:

- “Ya Davud (AS); hevanı, nefsini bırak. Çünkü saltanatım içinde nefis ve hevadan başka benimle çekişen yoktur.”

(Fütuhu'l Gayb-Abdulkadir Geylani k.s.)
İsim: ... Tarih: 19.03.2010
Soyisim: ... Şehir: 33 krep
E-Mail: ....
Yürüryorsun telaşların omuzlarında.Çalışıyorsun umutların köşe başlarında yaşıyorsun özlemlerin yarınların ardında. Gülüyorsun mutlulukların var yok arasında gidip gelmelerde. An'ın bıçak sırtında nefes alıp veriyorsun. Aldıgın nefes kadar umutlusun verdiğin kadar huzurlusun. sürekli ve kalıcı sanıyorsun kendini. Oysa bedenini bir andan bir sonraki ana taşıyamıyorsun. Sonraların sonrasında hayallerin. iki nefes kadar varsın. Nefesin ha bitti ha bitecek. Varlığını çoğaltıyorsun kendince. biriktiriyorsun ellinde olanlar gitti gidecek. Kızgın bir kor gibi avucunda kaygıların. Şehrin girdaplarında bir varsın bir yoksun. Umut ile umutsuzluk arasında dolanıyorsun. Kaldırımların sana söylecegi yok. Kapılar bir yerlere açılmıyor. Meydanlar sesine ses katmıyor. Sokaklar kalbine çıkmıyor... Aynalarda yüzün eskimiş aglıyor... Bilmeden benliğini sivriltmişsin. Farkında degilsin,umutlarının hepsini cılız nabzına taşımışsın. Sesin çöle düşüyor, sözün boşlukta kalıyor. Huzurunda azalıyorsun her an hüsranın büyüyor.
Bugün CUMA... VArlığın bayramı bugün. seni var edenin. seni severek var kıldıgını haykırıyor ezanlar. Seni sevenlerin ve sevdiklerinin arasına katan Rabbinin varlığını sadece varlıgını, hiç bir şeye sahip olmasanda,hiç bir albenili görüntüye sıgınmasanda. hiç koşulsuz kabul ettiğinin habercisi ezanlar.
Dur şimdi... Şimdi dur! Kendini kırılgan aynalarda çogaltmaya çalışan benciliğini sustur. Seni boş sevdaların yokuşuna süren hırsını sakinleştir. Seni hızına erişemeyecegin bantlarda koşturanların çagrılarına kulağını kapat...
Alışverişi kes; '' Canını ve malını güzel bir alışverişle satın almak istediğini söyleyen Rabbinin kutsiler pazarına koş... Seni Yusuf (as)gibi ucuza satın almak isteyen bezirganların elinden kurtar gömeliğinin yakasını.
Gürültüyü kes; Secdenin sükünetine at özlemlerini. Kıskanıp da seni guya iyliğin için bin bir cezbeyle dünyanın kuyusuna atmak isteyen, atıpda ardından kanlı gömlegine bakarak yalan yere aglayacak sahte kardeşlerinden uzaga at kalbini ve kalıbını.
Bugün cuma...
Dünyadan ümidini kes...
Sonsuzun pınarına yapıştır dudagını.
İsim: .... Tarih: 18.03.2010
Soyisim: .. Şehir: ...
E-Mail: ....
"Ne duruyorum, ne yürüyorum, üzengideki ayak gibi…Ne susuyorum, ne konuşuyorum, kitaptaki yazı gibi…Ne varım, ne yokum, gülsuyundaki koku gibi…"
İsim: .... Tarih: 17.03.2010
Soyisim: ... Şehir: ....
E-Mail: ....
Sevgi neydi sahi? Bir mektubun ilk satırı mıydı; bir telefon­daki ilk ses mi? İnsanı mutlu eden o ilk satır mıydı defalarca okunan; yoksa ilk satır arayışları mı tekrar be tekrarlanan? Telefondaki bir ses insanın bir ömrünü doldursa mı sevgiydi gerçekten; yoksa yeni sesler duymaya hiç yetmeyecek ömürlerin arayışları... mı?
Sevgi bir acıydı herhalde, bir kederdi; kâh hüzünle, kâh mutlulukla hatırlanan. Belki de sabırdı sevgi, affetmekti, gelecek günler adına. Sevgi sınanmaktı adl-i İlahîde ve sınavı geçmekti ercesine. Sevgi bir teybeydi, nasûh kisvesinde; bir dirilişti nefsi öldürerek. Sevgi bir iyi ad bırakmaktı fena yurdunda
İsim: .... Tarih: 11.03.2010
Soyisim: .... Şehir: ....
E-Mail: ...
Bir gün Hazret-i Mevlânâ Hazretleri’nin huzuruna birbirlerine dargın iki kişi getirirler. Mevlânâ hazretleri onlara bir an önce barışmalarını söyler ve şu örneği verir:

“Allah bazı insanları su gibi lâtif, mütevazi, daima aşağıya doğru akan ve yumuşak huylu yarattı. Bazılarını da toprak ve taş gibi sert mizaçlı yarattı....”

“Su toprağa karışır, meyvelerin büyümesini canlıların hayatlarını devam ettirmelerini sağlar. Böylece o sulardan ruhlara ve bedenlere gıda temin edilip menfaat sağlanır. Su toprağa gitmezse topraktan da sudan da lâyıkıyla istifade edilmez.”

“Bu arkadaşın toprak hükmünde olup, yerinden kalkmaz ve barışmazsa sen su gibi tevazu üzere ol ve onunla anlaş.”

“Herkes bilir ki, iki küs olan kimseden hangisi öbüründen önce davranırsa, Cennete ötekinden önce girecektir. Daha çok sevap kazanacaktır. Dolayısıyla bu barıştan her ikiniz de istifade etmiş olacaksınız.”


İsim: melek Tarih: 09.03.2010
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Külün İçinde Saklı Ateş
Küllenmiş her düşüncenin, her duygunun içinde iyi yahut kötü, acı yahut tatlı, neşeli yahut hüzünlü elbette bir kor sıcaklığı vardır ki, eşelendikçe alevi ortaya çıkar.

Bazen ısıtır bu alev, bazen yakar. Olumlu ya da olumsuz bütün hayaller, bütün idealler ve bütün arzular sonuca ulaşmadıkça, hedefini bulmadıkça elbette kül içinde saklanan kor gibi sıcak bekler. Küçük bir esinti, azıcık bir savrulma... Bir hatırlama... Küçük bir dokunuş... Hele içinizi bir yoklayın...

Zamanın hızlı akışı, feleğin hızla dönüşü içinde her şey bizim istediğimiz rengi göstermeyebilir, bizim istediğimiz biçimde tahakkuk etmeyebilir. Bağrımızı yırtmanın, yüreğimizi parelemenin, ciğerlerimizi kan doldurmanın faydası da yoktur üstelik. Bu bir ayrı sınav biçimidir. Tesellisi hep ertelenen bir sınav...

Çoğu insan kendisinin, asıl bulunması gereken yerde olmadığını hisseder. Aslında belki tam da bulunması gereken yerde olduğu için kabullenmek istemez. Çünkü küllenen hayallerine alevlenmeyi bekleyen nice korlar gömmüştür. Bedel ödemeden, yüreğini tutuşturmadan, kendini yakmadan gelinebilecek mertebelerin elbette bir seviyesi vardır; ve bir de yolları çile ile yürünmüş ve kabullenilmiş makamları... Bütün korların küller içinde gül gül olduğu makamlar... Hayret makamı, aşk makamı, sükûnet makamı, teslimiyet makamı...

Yanıt:
SİZDEN GELENLER;
işinizde ve aşınızda sevincinizde ve kıvancınızda düşlerinizde ve görüşlerinizde tutuşmayı bekleyen korlar yurt tutmuşsa eğer eskilerin düstur edindikleri şu beyti teselli babında vird edinmenizi tavsiye ederiz:

Ele girmezse eğer sevdiğimiz

Ne çâre eldekini sevmeliyiz

Erdem işte bu asaleti gösterebilmek kazaya rıza ile cevap verebilmektir. Hele bir düşünün buraya ağlamaya mı gelmiştik gülmeye mi; ölüyor muyuz yoksa doğuyor mu?!..

iskender Pala
İsim: .... Tarih: 05.03.2010
Soyisim: .. Şehir: ...
E-Mail: ...
Altın, ateş ile; iyi kul da belâ ve musibet ile tecrübe edilir. Üzülme : İnsanlar, başlarına gelen belâ ve musibetleri ondan daha büyükleriyle kıyas etselerdi, şüphesiz belâların bazısını âfiyet kabul ederlerdi.
İsim: .... Tarih: 05.03.2010
Soyisim: .. Şehir: ....
E-Mail: ...
Mevlanın her şeydeki sırrı SABIRdır...
Acıya sabredersin adı METANET olur, İnsanlara sabredersin adı HOŞGÖRÜ olur,
Dileğe sabredersin adı DUA olur, Duygulara sabredersin adı GÖZYAŞI olur,
Özleme sabredersin adı HASRET olur, Sevgiye sabredersin adı AŞK olur....

İsim: .... Tarih: 02.03.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Bâzı insanlar gamlıdırlar; bu gamın nereden geldiğini bilmezler. Bâzı insanlar da vardır ki neş'elidirler, onlar da bu neşenin Hak'dan geldiğini bilmezler. Ne kadar solda, sağda bulunanlar, eğri, doğru yolda yürüyenler vardır ki, soldan, sağdan, eğriden, doğrudan haberleri yoktur. Ne kadar, "Ben, ve Biz" diyenler vardır ki onların da "ben" ve bizden haberleri yoktur...
İsim: ahmet Tarih: 25.02.2010
Soyisim: sonkur Şehir: niğde
E-Mail: ...........
Bugün bayram günü alem eğlenir
Sen bizim yaylaya gel başın için
Dertliler oturmuş derdin söyleşir
Etme intizarın gül başın için

Hayran oldum bakakaldım yüzüne
Sürme değil rastık çekmiş gözüne
Hıçkırarak başım koysam dizine
Saçım okşa gönlüm al başın için

Davut Sulari'yim ahd u amanda
Bir yıldız doğmuştur vakt-ı zamanda
Seher bülbülüyüm ulu divanda
Sen benim vekilim ol başın için

(Davut SULARİ r.aleyh) iki cihan yıldızımız ebedi nurumuz rasulullah (s.a.v.)efendimiz hazretlerine ve cümle yarenlerine salatı selam olsun mubarek kandilimizin hayırlara vesile olması temennisiyle hayırlı kandiller dilerim arkadaşlar.
İsim: .... Tarih: 19.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Lâ tahzen...


Üzülme!Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.
Üzülme!

Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.

Üzülme!

Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki...

Üzülme!

Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki... Gözden çıkarmamış olmalı seni.

Üzülme!

Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.

Üzülme!

Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki... Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.

Üzülme!

Seni bir "İşiten" var. Seni senin kendini bile sevmenden önce O sevdi seni. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.

Üzülme!

Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin? Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.

Üzülme!

O'nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan gözleri yaşlar içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: "Lâ tahzen, innAllahe meânâ."

Üzülme!

Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. "Rabbin sana küsmedi ki..." Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. "Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki..."


İsim: .... Tarih: 19.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ....
Sana bir DUA eden olsun. Sen birine DUA et! DUA'sız üşür yürekler...
Biliyor musun başkasina dua ettiğinde, aslinda sen kendine DUA ediyorsun!

Ne kadar çok kimse için dua edersen, o kadar çok KAZANIYOR YA DA KAYBEDİYORSUN! Çünkü melekler, duan, rahmet ve hayr ise
"Bir misli de sana olsun,amin" duan zulmet ve şer ise: " Bir misli de sana olsun, amin" derler... Dua: içimizle muhasebe olunacağımız bir SIR'dır..

Tıpkı ;Bir ayna gibidir , içimizi yansıtır bize..

Hakka sunulan bir arzuhaldir dua, geri döner bize o kapılardan yüreğimizce..
Hep hayra dua edenlerin, maddeten ve manen hayırlara ermesi,
şerre dua edenlerinse, rahmetten mahrum kalması bundandir işte..
Duasız üşür yürekler bil!..Sana bir dua eden olsun.Sen birine dua et!
Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır karanlıklarını aydınlatan,sana ummadık kapılar açan..Bilmezsin kimin için ettiğin duadir, seni böyle ayakta tutan...
Hiç üşümesin yüreklerimiz için, Dualarda bulusalim..Daim dualaşalim..
ALLAH'in o güzel selamı hepimizin üzerine olsun...
"Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına icabet ederim . Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki doğru yolu bulmuş olurlar." (Bakara Suresi, 186)

Bu güzel yazıyı Hz. Mevlana'nın bir duası ile süslendirelim..

Ey Hayy, ebedî diri olan Rabbim!
Taleb ve duâ üzerine nasıl olur da kerem etmezsin. Sen kerem sâhibisin.Ey mahlûkâtın, yaratıkların canlıların ihtiyâcını gideren Rabbim! Sen varken hiç bir kimseyi hatırlamak ve ondan bir şey ummak lâyık değildir.

Aşk ile..

İsim: .... Tarih: 19.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ....
E-Mail: ...
“Göreceksem nihayet birgün O’nu,vuslatla bitecekse bu ayrılığın sonu.Yüceler yücesinden elbette alarak nur.Açılır her bir zerrem, her hücrem bir göz olur.Söyle üzülür müyüm böyle mes’utsa ruhum?Yok eğer olacaksa akibet O’ndan mahrum,cemali göremezsem bakamazsam Rabbime..Bırak kör kalsın o göz, kalsın ebedi ama...!”.
İsim: .... Tarih: 17.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Pervaneler toplanmış hocalarının yanrına sohbet ederken hocaları birine söylemiş git bak bakalım mum'u bize anlat (mum pervanenin sevgilisidir) gitmiş bir zaman sonra geriye dönmüş anlatmaya başlamış şöyle güzel böyle güzel ben ona aşığım diye. hocaları demiş hayır sen ona aşık değilsin. diğer öğrencisini yollamış oda bir zaman sonra gelmiş öyle sıcak öyle parlak söyle güzel hocası demiş olmadı sen de aşık değilsin. diğer öğrenci gitmiş bir daha geri dönmemiş sormuşlar ne oldu hocam dönmedi geri . hocasıda demişki işte o aşkı buldu aşık geriye dönmez artık o ve mum bir bütün... Çember daraldıkça pervanenin aşkı artımıştır, şevki artımıştır, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet... Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün... İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.
Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap... Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.
Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane 'hakkal yakın' biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır. Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar. Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum... Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek.
İsim: .... Tarih: 16.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ..
muhsin hocama ve arkadaşlarıma selamlar.kim oldugumu sormuşsunuz,aslında kim oldugum pek önemli degil bence.affınıza sıgınarak sizlerlede paylaşmak istedim bu güzel sözleri,hikayeleri..ben 16 kanilerden biriyim desem yeterli olurmu arkadaşlar..
İsim: .... Tarih: 16.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Ve mahlukat
Nefes nefes aşk çekerken Mevla'ya
Üstümde aşk kokusu var
Yaşadıkça beni yontar
Ve benzetir insana... Elimde vav
Gönlümde vav
Gözümde vav
Dem dem vav kesilirim
Beni insan yapana
Ey kalbimden geçeni bilen Allah'ım
'Kulum' de kâfi bana
İster nârına garket İster nuruna
İsim: .... Tarih: 16.02.2010
Soyisim: .... Şehir: ....
E-Mail: ...
Cüppemi, sarığımı, başımı,
Üçünü birden tartıya vurdular.
Bir dirhemden az tuttu değeri..
Alemde duymadın mı adımı?
Hiç olan biriyim ben, hiçin biri..
İsim: .... Tarih: 16.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ....
E-Mail: ...
Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin
İsim: .... Tarih: 15.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
TÜM HOCALARIMA SELAMLAR SAYGIILAR...HOCAM SOHBETLERİNİZDE OLMAYI VE BOR'U ÇOK ÖZLEDİM..AMA SABIR,RABBİM NASİP EDERDE GELİRİM İNŞALLAH BİRGÜN..........................................................................................................................................................................................................BÜTÜN MAHLUKAT SABRIN İPLİGİYLE BAGLIDIR BİRBİRİNE.DÜNYA SABIRLA DÖNER.ÇÜNKÜ GÜNEŞİNDE,AYINDA ZAMANA İHTİYACI VARDIR.SABIRLI OL.BÜYÜK SIRLARA ERMEK İÇİN SABIR DENİZİNDE YÜZMEYİ ÖGRENMEK LAZIM.ÇÜNKÜ SIRLAR,SABIR DENİZİNİN DİBİNDE SAKLIDIR..
Yanıt:
SİZDEN GELENLER;
İnşallah...
İsim: melek Tarih: 15.02.2010
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
SOR KENDİNİ
yüreğin yansın biraz
bedenin kavrulmasın
sıkı dur ki rüzgara
umutlar savrulmasın

bir garip hendesedir
sona geldin baştasın
aradığın sendedir
boşuna telaştasın

sor kendini ufkun son kertesine
sor kendini zamanın ertesine
çekinme kulak ver aşkın sesine
anlarsın o zaman kim olduğunu

sevdan ile sonsuz ol
sonuca varılmasın
bu hesap başka hesap
akıllar yorulmasın
UĞUR ABİM



İsim: . Tarih: 15.02.2010
Soyisim: . Şehir: .
E-Mail: .
Bu yazıları yazan isimsiz arkadaşı çok merak ettik.
İsim: .... Tarih: 15.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Yangın yerine bak! Ateşten, külden, kordan ne var elinde! Pervane değilsen yaklaşma sakın ateşe! Can’ı Canan’a teslime hazır değilsen “ben Aşk’ım” deme kimseye. Aşk gelmesin seninle dile… İncinmesin ne Mecnun ne Leyla ne gül ne de diken seninle! Ayağıma diken batacak diyorsan düşme çöle… Talipsen kara bahta, kör talihe…Dinle!
İsim: .... Tarih: 15.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Selçuklu Sultânı Rükneddîn Mevlânâ'ya beş kese altın gönderip almasını arzu etti. Talebelerinden Mecdüddîn Mevlânâ'ya altınları arz edince; "Beni hakîkaten seviyorsanız bu altınları dışarıdaki çamurun içine atın!" buyurdu. Talebeleri bu emri derhal yerine getirdiler. Dünyâya kıymet veren bâzı kimseler bu altınları almak için çamurun içinde aramaya başladılar. Fakat üstleri başları yüzleri çamurdan görünmez hâle geldi. Mevlânâ talebelerine onların bu vaziyetlerini göstererek; "Bu altınlar şu gördüğünüz dünyâ ehlinin üstünü başını batırdığı gibi âhiret ehli olanların da kalbini karartır kirletir. Çeşitli günahlara sevkedip ibâdetlerden alıkoyar. Bu sözlerimi yanlış anlamayınız. Dünyâ için çalışmayınız demek istemiyorum. Dünyâ malının muhabbetini kalbinize koymayınız diyorum. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya yarın ölecekmiş gibi âhirete çalışmak lâzım geldiğini herkes bilir. Burada dikkat edilecek nokta; hırs ve tamâ yapmadan kanâat üzere bulunmaktır. Dünyâda âhiret saâdeti için çalışmalı kazanmalı niyeti düzeltmelidir. Çünkü İslâmiyet insanlara faydalı olmayı emreder. En büyük saâdet en büyük sermâye helâlinden kazanıp hayır ve hasenât yaparak âhirete göndermektir. Buna rağmen asıl sermâye mal mülk para sâhibi olmak değil ilim amel ihlâs ve güzel ahlâk sâhibi olmaktır." buyurdu

İsim: .... Tarih: 11.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ....
Eğer sen, can konağını arıyorsan, bil ki sen cansın.
Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan, sen bir ekmeksin.
Bu gizli, bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen, anlarsın ki
Aradığın ancak sensin, sen...

Madendeki inciyi aradıkça madensin.
Ekmek lokmasına heves ettikçe ekmeksin.
Şu kapalı sözü anlarsan, anlarsın her... şeyi;
Neyi arıyorsun, sen osun.

Senin canın içinde bir can var, o canı ara!
Beden dağının içinde mücevher var, o mücevherin madenini ara!
A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara;
Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara.


İsim: .... Tarih: 10.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ....
E-Mail: ....
Hamuş!.. Dedi Mevlana kendisine Hamuş!... Yani Suskun!... Sustuğu yerde açıldı kapılar, önüne serildi ışıltılı kelimeler, kalbi duygular… Hamuş!.. dedi sustu Mevlana… Sustu ve kapandı karanlıklara… Karanlıklara Şems doğdu sonra… Baktı… Gördü… Adına Aşk dedi… Candan özge candan öte olana… Yaprakta tohumu, damlada okyanusu gördü sonra…

Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Sözün bittiği yerde, noktanın konduğu yerde susmuştu bütün kelimelerim. Anlatmak yormuştu nazenin bedenimi… Anlaşılamamak ise en çok yüreğimi. Sustuğu yerde anlaşılmaktı belli ki bütün derdi…

Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Seni anlatmayan bütün kelimeleri susmuştum. Senle başlamayan bütün cümleleri bir bir bozmuştum. Şems ol da gel karanlıklarıma doğ diye ummuştum… Umutmuşsun!.. Unutmuşum!...

Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Suskunluğum verilene rıza göstermekti… “İyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta” diye başlayan o tekerlemeye eşlik etmekti. İyi ve güzeli sana kötü ve çirkini kendisine seçmişti… Suskunluğun bedeli sadece bu seçimdi…

Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Dün’ü dünde bırakmak adına…”Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”dı. Aşk! Demiştim sonra Aşk!... Aranan bulunmuştu… Beklenen gelmişti… Aşk vardı ve ötesi çoktan unutulmuştu!...

Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Sana da Şems diyecektim belki… Kör kuyulara atılmasaydın bütün karanlığına rağmen görecektin güneşi… Kapattın gözlerini, kestin attın son yanında yeşeren düşlerini… Şems olmak kolay mıydı canı canana teslim etmeden? Kendinden geçmeden aydınlanır mıydı kör karanlıklar, açılır mıydı kilit vurulmuş kapılar…

Hamuş!.. Demiştim ben de kendime. Sonra “ne olursan ol yine gel” demiştim… Önce kendine sonra kendindekine. Kendini bilmekti marifet… Kendini bulmaktı meziyet… Dev aynasında değil, boy aynasında seyretmekti asıl kendini keyfiyet…

Sonra “Bişnev!” dedi Mevlana… “Dinle!..”

Sonra “Bişnev!” demiştim ben de!... Dinle!... Hamuş ol dinle!.. Kendin ol dinle!... Tövbe et dinle!... Affet dinle!...Ama dinle!... İlle de dinle!...

Sath-ı müdafaada meşruiyet aramak senin neyine!...
Dinle!.. Hataya bedel, günaha kefaret biçmek senin neyine!...
Dinle!..Yenilen hakkı hukuku arşına endazeye, kiloya, grama, grata vurmak senin neyine!...
Dinle!.. Cüceler dev, ayaklar baş olmuşsa cüceyle boy, devle güç yarışına girmek senin neyine!...
Dinle!.. Akıllar uçmuş, fikirler gitmiş, duygular yerle yeksan olmuşsa, namus, edep haya, en çok da namustan, edepten, hayadan, akıldan fikirden yoksunların eline düşmüşse konuşmak senin neyine!

Sus ve dinle!..

Hamuş ve bişnev!..

Yangın yerine bak!.. Ateşten, külden, kordan ne var elinde!.. Pervane değilsen yaklaşma sakın ateşe!… Can’ı Canan’a teslime hazır değilsen “Ben Aşk’ım” deme kimseye… Aşk gelmesin seninle dile… İncinmesin ne Mecnun ne Leyla ne gül ne de diken seninle!.. Ayağıma diken batacak diyorsan düşme çöle… Ah u zar ederim diyorsan çekme gözüne sürme!.. Talipsen kara bahta kör talihe…Dinle!

“Gel, gel ne olursan ol yine gel!...” diyorsan, “Hamuş!...” ol sen de… Sonra da “Bişnev!...” de en sevilene!...
Ve semaya dursun yürekler Aşk’ın önünde...
İsim: .... Tarih: 09.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ....
E-Mail: ....
Aşk... Kainatin esasını oluşturmak bakımından başlangıcı ezel gününe dayanan ve ebede kadar süreceğine şüphe bulunmayan macera... Gönülleri terbiye eden, ruhlara derinlik katan bir hüzün ve neş'e. Varlıkla birlikte var olan, ve varlıkta en son yok olacak olan. Baslangıcı ta ezel gününde; şöyle: Kur'an'da anlatılır ki (Âraf, 171-172) “Allah, dünyada hiçbir şey yok iken, hatta dünya yok iken ruhlar âlemini yarattı. Orada bütün ruhları bir araya toplayıp sordu: "Elestü bi-Rabbikum?!". Yani, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Ruhlarimiz bu soru karşısında "Kâlû: Belâ!" Yani dediler ki; “Evet (şüphesiz Sen bizim Rabbimizsin)". Bu meclis (bezm-i elest, ezel bezmi, elest meclisi), varlığın ilk toplantısı idi ve bütün ruhlar orada birbirlerine şahit tutuldular; ta ki dünyaya geldikleri vakit, bir bedene girdikleri, ete kemiğe büründükleri vakit bu sözlerinden dönmesinler.. Ezel bezmi öyle bir meclis idi ki, orada yan yana olanlar, yakın olanlar, birbirlerini görenler, birbirleriyle konuşanlar; bu dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle yan yana ve yakın olur, buluşur veya konuşurlar. İnsanlar arasındaki çağ farkları, uzaklık ve yakınlıklar ile biganelik ve âşinalığın temeli işte o ezel gününe dayanır..“.

Ve bende bu yazıya ilave olarak başka bir söz daha ekliyorum;
“Ateş-i Aşkinla yandır kalbimi subh-u mesa
Çünkü hayran olmuşum ben bezm-i elest’te sana..”


Aşk söze sığmaz, istemekle anlaşılamaz. (Mesnevi, V / 2731)


İsim: .... Tarih: 09.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ....
E-Mail: ....
Ele geçen şeyin tadı, tuzu, değeri oraya varmak için çekilen yol zahmeti kadardır. Çölün tozunu yutmayan, dilini dudağını çöl güneşinde çatlatmayan Zemzemin lezzetini bilemez, ömür boyu hayalini kurmayan Kabenin kadrini tartamaz. O halde önce yan ki su seni kandırsın, acık ki ekmek damağında bir lezzet bıraksın. Özle ki bulduğunda gerçekten bulmuş olasın..!

İsim: .... Tarih: 08.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ....
E-Mail: ...
Ey burnu kanasa hemen kadere küsüp yüzünü ekşiten!Gülden hiç ders almıyor musun? Bütün yaprakları tek tek yolsan gül yine de gülmekten vazgeçmez. Hâl'e razı oluş şükürdür. Gül de daimi bir şükür makamındadır.Hem bilmez misin ki başına gelen sıkıntılar aslında daha büyük bir sıkıntıya set olur da başındaki belayı def ederler. O halde yüzün gülsün!
İsim: .... Tarih: 08.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ....
Bir gün bir derviş, bir kucak dolusu elma ile bayırlar aşan bir genç kıza rastlamış..Bozkırın sıcağında yorgunluktan al almış kızın yanakları..
"Nereye gidersin? Ne doldurdun kucağına?" diye sormuş derviş..
Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız ; "Sevdiğim çalışıyor orada.. Ona elma götürüyorum"..
"Kaç tane" diye soruvermiş derviş.. Kız şaşkın ; "İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?" deyivermiş.. Ve usulca koparıvermiş derviş elindeki tespihin ipini..!
İsim: .... Tarih: 08.02.2010
Soyisim: ... Şehir: ...
E-Mail: ...
Dönüp duruyorum ey aşk. Durup dolaşıyorum. Arıyorum. Arıyorum. İçimdeki yakınlığı arıyorum ey aşk; yakınlıktaki içimi, içimdeki içimi. İçimdeki içimi arıyorum ey aşk. İçimdeki içimde aradığım sensin. Aradığım sen. Sendeki beni, bendeki seni arıyorum. Ne bende ne sende, hem sende hem bende olanı arıyorum; bir teslimiyet, bir huzur, bir kabul ediş, bir kurban oluş, bir aşk oluş… Evet, arıyorum ey aşk; Aşk'ta aşıklık, aşktakii sema, aşktaki duyuş, aşktaki hissediş. Arıyorum; içimdeki yakınlığı, yakınlıktaki içimi, içimdeki içimi. Dönüp dolaşıyorum ey aşk. Dolaşıp duruyorum. İçimde bir yangın var ey aşk. Gönlümde od… Gözümde yaş. Gönlüm ateş. Gözüm nehir. Arıyorum ey aşk, içimdeki yangında, Ateşte yanmayan İbrahim’i arıyorum. Ararken göz çağlayanının eteklerinde ıslanıyorum. Ne o yangın, ne de o gözyaşı temizliyor gönül evimi. “Saçma ey göz gönlümdeki odlara su!” Bir bilsen ey aşk, ah bir bilsen, evimin içinde ne denli putlar var. “Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan,” diyorsun İbrahim; duyuyorum. Lakin ey aşk, hangi kurban bizi paklar? Hangi koç? Şu var ki ey aşk, bir arınma, bir temizlenme, bir saflaşmadır aradığım. Biliyorsun, bana bir aşk gerek. Ne yangınlar var hanemde ey aşk. Bana ateşle dost olan bir İbrahim gerek. Arıyorum ey aşk. Yakınlaştıracak bir yol, yaklaşacak, yakına daha yakına ulaştıracak bir Burak, belki bir çıkış, belki bir yükseliş, belki bir umut, belki bir söyleyiş, belki bir iksir arıyorum. Dönüp dolaşıyorum ey aşk. Dolaşıp duruyorum. Koşup duruyorum ey aşk, koşup duruyorum. Bir serseriyim, belki bir harâbî; lakin yine de arıyorum. Arıyorum ey aşk, Nuh’un selamete ulaştıran gemisini. Kaf Dağın’da arıyorum; Hüsünle ve gayretle bütün dağları, ateşten denizleri geçtim, bir sahil-i selamete ermek için Nuh'u arıyorum. Ellerimi belki yanıma salıverdim, orada burada dolaşıyorum, sanki bir serseriyim. Fakat yüreğim içime açık, içimdeki semâya. Anka’yla hemdemim, halleşiyorum, dertleşiyorum, Yunusça konuşuyorum. Bir dost arıyorum ey aşk, bir dost. Kurbanla yakınlaşan dost… Kurbanla yakınlaştıran dost! Dost bir nefestir, dirilten ölü ruhları. Dost Halil’dir, dost İsa’dır, dost kâinatın övüncü, âlemin rahmeti ve bereketi Hakk’ın Habibi’dir. Dost arıyorum ey aşk, dost.
İsim: .... Tarih: 05.02.2010
Soyisim: .. Şehir: ...
E-Mail: ...
Esas kirlilik.dışta değil,kisvede değil, kalpte olur.onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün,yıkandı mı temizlenir,suyla arınır.yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir....
İsim: .... Tarih: 05.02.2010
Soyisim: .. Şehir: ...
E-Mail: ....
Olumsuzlukları hoş görmek ne iyidir. Zira bütün ırmaklara su veren deniz bile her çöpü başının üstünde taşır, ama deniz bu kereminden dolayı eksilmez. Zaten sevgi ve hoşgörü insanlık, hiddet ve şehvet hayvanlık vasfıdır. Sabırlı olun zira bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl gülebilir. Aceleci olmayın. Maksada sabırla erişilir, acele ile değil, alelade otlar iki ay içinde, kırmızı gül ancak bir yılda yetişir..
İsim: .... Tarih: 05.02.2010
Soyisim: .. Şehir: ...
E-Mail: ...
Şu dünya bir dağ gibidir. Ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir.
Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir..

Toplam Mesaj: 400 Sayfa:1/5 İleri >