|
Merhaba Mesaj
Yazmak İçin Yukarıdaki Yazıya,
Önceki
Mesajları Okumak İçin Sayfanın En altındaki İleri Linkine
Tıklayın!
| İsim: |
şeküre |
Tarih: |
01.05.2008 |
| Soyisim: |
... |
Şehir: |
nigde-bor |
| E-Mail: |
yok |
|
DAYAN KALBİM
Seni dağladılar, değil mi kalbim, Her yanın, içi su dolu kabarcık. Bulunmaz bu halden anlar bir ilim; Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık.
Sensin gökten gelen oklara hedef; Oyası ateşle işlenen gergef. Çekme üç beş günlük dünyaya esef! Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık!
|
|
|
|
dalgalar vuruken kıyıya aci aci kıyametler koparken hayatın en derininde nere tutunacağını bilemeden çırpınan çaresiz bir yürektin sen . uzanmak istedikçe kaçan kaybolan çaresi biçimde elimden bir şey gelmeden kurtaramadığıma mı yanayım yaninda kendiminde gitmediğime mi ben de boğulsam üzülmem ama unutturamaz senin acılarını ölüm bile yıllar geçsede ardından yinede hala o bakışların aklımda hala aynı şeyleri düsünüyorum izliyorum bazen seni uzaktan takip ediyorum belkide hala çok seviyorum ama......... keşke diyemiyorum keşkeleri çıkartdım hayatımdan sadece dosdoğru yolumdan başımı eğip yürüyorum
|
|
| İsim: |
melek |
Tarih: |
22.04.2008 |
| Soyisim: |
binici |
Şehir: |
. |
| E-Mail: |
. |
|
Feda Ettim
Kanmak için yandım aşka Özü sana feda ettim Seni gördüm senden başka Gözü sana feda ettim
Gözün oldum baksın diye Kışa döndüm yoksun diye Sıcaklığın yaksın diye Yazı sana feda ettim
Yüreğim para paredir Ayrılık çetin yaredir Kelimeler biçaredir Sözü sana feda ettim
Yokluğunda buldum seni Benden bile aldım seni Gönlüm ile çaldım seni Sazı sana feda ettim
|
|
| İsim: |
yıldırım |
Tarih: |
18.04.2008 |
| Soyisim: |
yıldırım |
Şehir: |
ankara |
| E-Mail: |
yok |
|
Onlar mı beni anlamıyor, yoksa ben mi anlatamıyorum kendimi?
Durmadan kendime sorduğum bu sorularda, haklı tarafı hala bulamadım!...
Çift taraflı haklı olur mu?
Peki haksız kim…O zaman yanlış nerede…
Kime göre ne yanlış, kime göre ne doğru…
Doğru ve yanlışları kim belirliyor…
Konuşmak mı!... yoksa sessiz kalmak mı?
Sessiz kaldığım müddetçe kime neyi anlatmış olacağım…
Ya da boğazımı yırtarcasına bağırsam, haklı mı çıkacağım…
Suçlu kim? Neye göre…kime göre…
Hangi zaman, bir suçlu suçunu itiraf etmiş?
Doğru!... neye ve kime göre doğru…
Hep yaptıklarımızın ödülünü alamadığımızdan şikayet ederiz…
Kim neye göre ödüllendirir…
Kimlerden ne bekliyoruz…Beklentilerimizi dile getirebiliyor muyuz?
Peki yaptığımız kötülüklerin bedelini neye göre ödüyoruz?
Yapılan iyiliklerin karşılığında verilen ödül ne…Ödül nedir?
Bir gülücük mü…
Ya bir sıcak dokunuş…
Ya içten gelen bir kucaklama…
Ya bir öpücük…
Ya sımsıkı bir sarılış…
Ya da bir teşekkür…
Belki de hayal edemeyeceğimiz kadar para…
Ya beklemediğin bir anda yüzüne inen okkalı bir tokat…
Ya hakaret dolu sözler…
Ya da hiç söylemediğin sözlerle yargılanmak…
Yapmak istediğin şey ne…
İyi ve düzenli bir toplum mu yaratmak, Hayal mi acaba…
Sizin büyüklerinizin uğraşıp yapamadığını siz mi yapacaksınız …
Yapabilecek misiniz?
Ya söylenildiği gibi, Gerçekten hep kötüler kazanıyorsa?
Peki kötülük ne…Kötülükleri yapan kim…
Karşındakinin doğrusu sana göre yanlış ise,O şimdi kötü mü yani…
Neye göre suçlayıp yargılıyoruz insanları…
İyiliklerin ve kötülüklerin yazıldığı, ayırt edildiği bir kural kitabı var mı…
Yaşamda yapmamız gereken şeylerin kitabımı, bizim aradığımız…
Bütün bu sorular uçuşurken etrafımda…
Beynim de şiddetli rüzgarlar esiyor…
Şimşekler çakıyor…
Biraz sonra belki fırtına kopacak…
Ardından şiddetli yağmur yağacak…
Belki önlenemez bir deprem olacak… Sonrasında…
Masmavi gökyüzünde güneş açacak…
Yeşil orman içinde ulu ağaçların dallarında…
Kuşların cıvıltısı eşlik edecek… Umuda doğru yolculuk başlayacak…
Ve mutluluk bir gün beni mutlaka kucaklayacak…
|
|
|
|
sözler
Gülmek için mutluluğu beklersen, tebessüm bile edemeden ölürsün…
"Topraktan biten güller solar gider,
gönülden biten güller daimidir"
Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründügün gibi ol.
Sus artık yeter! Sır perdelerini pek o kadar yırtma. Çünkü bize, kırıkları sarıp onarmak, sırları örtmek yaraşır
İyilik, hoşluk zamanında hepsi dosttur, eştir. Fakat dert ve gam zamanı Allah’tan başka kim sana dost?
Hayatta muvaffak olmak için üç sey lazımdır: Dikkat, intizam, çalışma
** Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.
** Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.
** Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de.
** Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?
** İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir.
** Nefsin, üzüm ve hurma gibi tatlı şeylerin sarhoşu oldukça, ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?
|
|
| İsim: |
Nurdan |
Tarih: |
13.04.2008 |
| Soyisim: |
ALICI |
Şehir: |
BOR |
| E-Mail: |
---- |
|
BİR DOST
Bu akşam bir dostla görüştüm. Rüzgardan dağılmıştı saçları, cepleri dar olduğu için içine sokamadığı üşüumüş elleri ve bana bakan sıcacık gözleriyle, hayat diyen bir dost.
Tarifi mümkün olsaydı edilirdi, ama ben tarif edemem bir dostu. Ancak yüreğim farklı bir esintiyle çarptığı için kalbimden dilime uzanan koskoca enerji yumağının sonucunda bir dost kelimesi kainata yayılıyor. Ve dostum! Diyor.
Ne kadar da hasret kaldık değilmi bir dosta. Kapı komşusuna hasret kaldığımız gibi. Hatırlayınca nasıl bir elem veriyor insana değilmi, ölmüş birini anar gibi.
Yüzümüzü , gözümüzü güldüren hatıralar anlattık birbirimize. Yazdıklarımızdan ve yazılanlardan bahsettik birkaç cümle sarf ettik. İsraf ettik diyemem çünkü güzel sözde israf olmaz. Ve şiirler dinledik en sevdiğimiz şiirleri en sevdiğimiz dillerden.Birde ayrılık türküsü söyledik kendimizce.
Ayrılık acısı insanı gerçekten üzüyormuş ve yoruyor gönlünü, Bir meyvenin çiçekten ayrılışı gibi, kurutuyor çiçeği de meyveyi de.
Dostluk aynı davaya gönül vermek aynı dili konuşmak ve aynı telden çalmak belki de. Kimseyle paylaşamadıklarını paylaşabildiğindir dost. Yada demini yanlışlıkla fazla katıp içilmez dediğin çayı, tavşan kanı gibi görünüyor deyip, içine biraz neşe, biraz ümit, hafif tebessüm katıp, Amma da ihlaslı olmuş diyen, anne –baba ayrı kardeşimdir dediğin, kardeşindir bir dost. Kardeşler her zaman dost olmayabilirler ama dostlar her zaman bir kardeştir de.
Ve ayrılırken seni kapıya kadar savuşturan ve ayrılığın acısını gözlerinin kırmızısıyla söyleyen, aynı zamanda erkekliği de bir kenara bırakmayıp, boş denmeyecek hoş sözlerle seni dolmuşa bindiren. Arka camdan baktığında, sana ele sallamak için beleyen, erkeği –dişisi olmayan bir tek kalptir, "Bir dost".
|
|
| İsim: |
melek |
Tarih: |
13.04.2008 |
| Soyisim: |
. |
Şehir: |
. |
| E-Mail: |
. |
|
Keder Sana Yakışıyor
Ne kadar değişmişsin görmeyeli, Ellerin güzelliğini kaybetmiş nasırdan, Hüzün rengi almış saçlarının her teli Gözlerine gölgeler düşmüş kahırdan, Gözlerin ki, gördüğüm gözlerin en güzeli Ne kadar değişmişsin ben görmeyeli
Böyle mahzun kederli değildin eskiden Fıkır fıkır gülerdi gözlerinin içi Dudakların nemliydi sevgiden, arzudan Yapraklarına çiğ düşmüş karanfiller gibi Baygın kokusuna anılarla beraber giden Böyle mahzun kederli değildin eskiden
Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadar Ağlamaktan mı karardı gözlerin Bir zamanlar gözyaşını sevmezdin Şimdi nerden yaşardı gözlerin Hasta mısın, yorgun musun nen var Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadar
Arzular vardır bilirsin anlatılamaz Eskisi gibi kalsaydın ne olurdu Taptaze, ıpılık kar gibi beyaz Keder sana yakışmıyor gül biraz Arzular vardır bilirsin anlatılamaz.
Victor Hugo
|
|
| İsim: |
melek |
Tarih: |
13.04.2008 |
| Soyisim: |
.. |
Şehir: |
... |
| E-Mail: |
... |
|
BÜLBÜLÜN FERYADI Ey bülbül güllerin soldu diye mi küstün?
Her gün birkaç yavrum öldü diye mi küstün?
Ma'mur yurdum viran oldu diye mi küstün?
Bülbül ne ağlarsın gülzarın mı harap oldu senin?
Yoksa benim gibi diyarın mı harap oldu senin?
Bir surur gelip bu matem bitmeyecek mi?
Bir güneş doğup, bu zulmet gitmeyecek mi?
Bir gün olup da şu bülbül ötmeyecek mi?
Bülbül ne ağlarsın gülzarın mı harap oldu senin?
Yoksa benim gibi diyarın mı harap oldu?
|
|
| İsim: |
melek |
Tarih: |
13.04.2008 |
| Soyisim: |
... |
Şehir: |
... |
| E-Mail: |
... |
|
Dostluk Serüvendir yaşamak; ne getirir, ne götürür belli olmaz, bir gün ağlar, bir gün gülersin.
En umutsuz anında; yaşlar süzülürken yanaklarından, birden donuverir hatırladığında.. Işığın olur, karanlıkları delersin.. Ya da katılırken kahkahalarla, yüzünde açan gülleri göstermek istediğin.. Belki yanı başında belki çok uzaklarda, ama bir yürek atışı kadar yakındır sana..
Kasvetli bir sabaha merhaba dediğinde gülerek, ya da düz yolda tökezlediğinde, ellerini avuçlarında hissedersin..
Çoğu zaman yalnızsındır kalabalıklarda, sahte gülücüklere sahte gülücüklerle karşılık verirsin..
İlişkiler vıcık vıcık; menfaat, ihanet, riya vardır hep etrafında.. Tiksinirsin..
Hani bazen manasızdır yaşamak. Ot gibiyim der dalar gidersin.. Bir film şeridi gibi geçerken yaşadıkların, Bir iki kareye takılır gözlerin.. O karelerden sevgi akar damarlarına.. Birden canlanır, dirilir, güçlenirsin.. Dört elle sarılırsın sonra hayata.. Meydan okursun, kafa tutarsın.. Dünyayı sırtlayıp gidesin gelir.. Ben de buradayım dersin..
Bir kucak açarsın, kolların dünyayı sarar.. Bir gülümser, içinde çiçekler açar, yüreğinde mevsim ilkbahar olur..
Yanında yüksek sesle düşünür, en mahrem sırlarına ortak edersin.. Kimi zaman kalbini kırdığın, kimi zaman gönlünü aldığın olur.. Almadan veren, çağırmadan gelen, vedasız gidendir..
Gün olur araya yollar, yıllar.. Ama hep taze sımsıcaktır anılar.. Hatırlayınca gülümsersin..
Korkmazsın... Buz üzerine yazılı değildir yitip gitmez.. Onunla alıp verdiklerin..
Bilirsin..
O benim "CAN DOSTUM" dersin..
|
|
| İsim: |
ali |
Tarih: |
09.04.2008 |
| Soyisim: |
şener |
Şehir: |
yozgat |
| E-Mail: |
yok |
|
Bir dilin bütün sözcüklerini kullansam seni tarif edemeyeceğimi biliyorum. Ulaşılmaz oldun hep; dokunmak, hissetmek ve dolu dolu yaşamak isterken seni, Payıma düşen her şeyi erteledim. Ama erteleyemediğim bir şey vardı, sana benziyordu. Su olsan dokunduğumda bozulurdun, bozulmayan bir ‘şey’din...
Gidilecek bir yer olsa sonu olurdu, sonu olmayan bir ‘şey’din... Uykuda görülecek bir rüya olsa uyanırdım, beni rüyamdan uyandırmayacak bir ‘şey’din... Simsiyah saçların olsun istiyorum, ama bahtın değil... O gün seni gözlerinden, Anafatma’dan, üç ırmağın birleştiği yerinden öpeyim desem, aklına ırmaklar gelir. Düşün ki yılan dağından aşağı iniyoruz ve dünyada sadece iki kişilik türkü kalmış, onu söylüyoruz. Öyle bir ‘şey’sin sen... Seni düşündükçe yoruluyorum desem dünyanın en büyük yalanı olur. Yalanım yok...
Bu günden yarına ne kalır bilmem, ama sen kalırsın tıpkı yatağı değişmeyen bir ırmak gibi... Yaşadıklarımız azdı, zamana sığmadık yaşamak isterken her şeyi. Bu gün şarkı söylüyorsam, o gün şarkı değil, şarkı gibi seni yaşamak isterim. Halkıma benziyordun, bir yanın göç, bir yanın toprak kokuyordu hep. Gezmediğim yerin kalmadı, bazen yasaklandın bana, bazen suç gibi boynumda taşıdım seni.
Yedi telli sazımla bile tam anlatamadım. Sen bir uçurum gülüydün, ellerimi her uzattığımda bin kırıkla geri döndüm. Yasaların bile tanımlayamadığı bir ‘şey’din sen. Haritalara sığmazdın, her ülkede bir başka gülüyordun, uzundun, inceydin, dokunduğumda nereli olduğumu seninle hatırlardım. Bana hep kendimi hatırlatan bir ‘şey’sin sen... Uzaksın, yakınsın, özlenensin ama bugün değil, yarın gibi bir ‘şey’sin sen...
Bugün her şeyi değiştirmek için çabalarken, sen değişmeyen olarak duruyorsun karşımda. Kabul ediyorum. Dünyaya bu kalsın, ama sen bilme... Dünyada kaç iklim, kaç zulüm, kaç ölüm var? Bir seni bunların karşısına koymak nasıldır bilemezsin. Bilme!..
Bugün her ölümle biraz ölürken, seni düşündükçe hayata dönüyorum yeniden. Gecenin en karanlık yerindeyim, bir sigara ateşinin aydınlattığı kadar ışık bile olsan yine de istiyorum seni. Sadece benim seni anladığım, kimsenin unutmamak için defterine not düşmediği, ama hayatımda hep bir dipnot olarak kalan kendi yasaklarım gibi unutmuyorum seni.
Dağları delmiyorum, inmek istiyorum oralardan. Hepiniz gibi aynada saçlarımı taramak, “günaydın” der gibi sokağa fırlamak ve şarkı söylemek istiyorum sana.
Adına aşk diyorlar, gelecek diyorlar... Bana yetmiyor. Her şarkımda sana bir adım daha yaklaşmak istiyorum. Bir başka dilden seviyorum, kırmızıdan daha uzundur...
Gelincikler gibi bir mevsim değil, dört iklim, köşe bucak, kim ne derse desin geri dönecek yerim yok, bir kentin ortasında çığlık çığlığa bağırarak tek başına kalsam da yine seviyorum seni. Bu bir suç duyurusudur, kendimi ihbar ediyorum
|
|
| İsim: |
ömür |
Tarih: |
07.04.2008 |
| Soyisim: |
dönmez |
Şehir: |
manisa |
| E-Mail: |
yok |
|
Rüzgâr bir gün Güneş’e, kendisinin ondan daha güçlü olduğunu ileri sürdü ve bu savını kolaylıkla kanıtlayabileceğini söyledi. “Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun?” dedi.”Kuvvetlice estiğimde onun sırtındaki paltoyu, senden daha çabuk söküp, alabilirim.”Güneş, rüzgârın bu sözlerini duyunca onunla yarışa girmeyi kabul etti ve bir bulutun arkasına çekilerek, rüzgârın yapacaklarını seyretmeye hazırlandı. Meydanın kendisine kaldığını gören rüzgâr, bir fırtına gücüyle esmeye başladı. Fakat şiddetini arttırdıkça, yaşlı adam da paltosuna o kadar daha sıkı sarıldı. Rüzgâr, bu işi başaramayacağını anlayınca yarışı bırakmak zorunda kaldı.Onun tüm yaptıklarını bulutun arkasından izleyen Güneş, rüzgârın yarıştan vazgeçmesi üzerine bulutun arkasından sıyrıldı ve büyük bir sevecenlikle yaşlı adama bakarak, ona tüm içtenliğiyle sımsıcak bir biçimde gülümsemeye başladı.
Güneş’in sıcaklığını giderek arttırması karşısında yaşlı adamın yüzünde bir rahatlama ifadesi belirdi. Sırtından paltosunu çıkardı ve arkasındaki tümseğe yaslanarak, Güneş’in karşısında keyifle uzandı. Güneş, daha güçlü olduğunun bu kanıtı karşısında rüzgâra bir de şu öğütte bulundu : “Dostluk ve kibarlık, her yerde ve her zaman kabalık ve zorbalıktan daha güçlüdür
|
|
| İsim: |
ömür |
Tarih: |
07.04.2008 |
| Soyisim: |
dönmez |
Şehir: |
manisa |
| E-Mail: |
yok |
|
Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini gerçekten çok seven bir bulutla yıldız varmış…Bulut , gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu, yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıymış…
Gökyüzündeki her varlık onların sevgisi kıskanırmış. Tatlı bir kıskkançlıkmış tabii ki onların ki… Ama biri varmış ki, bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyormuş. Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen…
Bulut biraz safmış, kimseyi kıramazmış… Yıldızsa ‘bulut’ u için elinden gelen herşeyi yapabilir, herkese meydan okuyabilirmiş… Zaten onun için bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri varmış… Nereden bilebilirmiş ki, perinin bir gün bunların hepsini yıldızla bulutun ayrılmaları için kullanacağını?…
Bir gün nazar değmiş, bulutla yıldıza… Hiç yoktan bir sebepten tartışmışlar. Bulut, çekip gitmiş, hatalı olmasına rağmen…Yıldızsa “Nasılsa bulutum beni seviyor, dönecektir.” diye düşünmüş. Fakat hiç bir şey beklediği gibi gitmemiş. Ve bulut dönmemiş…Kim bilir, belki de cesaret edememiştir dönmeye . Ama tek bir gerçek varmış ki : O da ikisinin de çok üzgün olduklarıymış…
Gökyüzündeki iyilik mekekleri bile ağlamışlar onların durumlarına ama ne fayda…
Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlatmış. Periyse göstermelik bir hüzne bürünmüş… Çünkü eline büyük bir fırsat geçmiş. Artık hayatı boyunca kıskandığı kişiye karşı kozları varmış elinde… O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen kullanacakmış kozlarını… Hem de büyük bir zevkle…
Bulutun yanına gitmiş ve yıldızın artık onu sevmediğini söylemiş. Bulutsa üzülmüş, boynunu bükmüş, ama elinden hiç bir şey gelmeyeceğini düşünmüş… Çünkü yıldız inatçıymış…Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezmiş. Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp, ona olan sevgisini itiraf etmiş… Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin, yıldızın yerine geçmesine izin vermiş…
Yıldız, günlerce bulutun dönmesini, ondan af dilemesini beklemiş. Ama bulut gelmemiş. Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip, konuşmaya karar vermiş. Gece yola çıkmış…
Bulut, dostu, sandığı periyle birlikte ayda eleleymiş… Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlatmışlar yıldıza… Yıldız, çok üzülmüş ve çaresiz dönmüş arkasına ve gitmiş… Ve yavaş yavaş sönmeye başlamış.
O günden sonra yıldız sönmüş, ışık veremez olmuş… Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeymiş…
Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçmiş, hayata küsmüş… Ama kolay pes etmemiş…Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı vermiş…
O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekmiş ve biraz daha ışık isteyecekmiş ondan… Çok geçmeden daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitmiş… Ondan yansıtması için biraz daha ışık istemiş… Güneş ışık yerine sevgisini vermiş yıldıza…
O gün bu gündür yıldız, dünyaya güneşin sevgisini yansıtır… Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya… Bir de yüreğinde kopan fırtınaları..
|
|
|
|
Sendeki Ben
İlan edemezken gönül halimi İçini döküşün beni anlattı Lal eylerdi derinliğin alimi Engine çıkışın beni anlattı Aşk elinden nağmeleri sesleyip Sükut ile ifadeyi süsleyip Duyguları gözyaşlarıyla besleyip Sel gibi akışın beni anlattı Can evime hapsol diyen o çağrı Titretti adeta felç olan bağrı Maziye gerilip atiye doğru İçini döküşün beni anlattı Vakit daraldıkça açıldı perde Yokluğun korkusu başladı serde Zamanın en erken olduğu yerde Boynunu büküşün beni anlattı Kaderin zuhuru ne geç ne erken Anlaşılır ancak vuku bulurken Talihin yüküne talib oluken Dağılıp çöküşün beni anlattı İradem susunca, sevda etti Sevdayı beyana gönlüm ar etti bir anda başlayıp bir anda bitti Gönlümde çıkışın beni anlattı Uğur Işılak
|
|
| İsim: |
melek |
Tarih: |
02.04.2008 |
| Soyisim: |
binici |
Şehir: |
niğde |
| E-Mail: |
....... |
|
Be Dostum
Gönül tecelligah olduktan sonra, Göze ne gerek var göze be dostum, Sükut lehçesini bildikten sonra, Söze ne gerek var söze be dostum.
Aradığın sende düşme telaşa, Güvenip aldanma toprağa taşa, Beytullah hüzündür arama boşa, İze ne gerek var ize be dostum.
Eğer tutmamışsa aşk'ın mayası, Cezbeylemez gözlerinin elası, Hak'a yönelmişse gönül aynası, Yüze ne gerek var yüze be dostum.
Can pervane olsun, dönsün dolansın, Fikir isyan etsin, akıl bulansın, Mangalsa yüreğin aşkınla yansın, Köze ne gerek var köze be dostum.
Ölüm vuslat ise hayat işkence, Öyle bir hesap ki sırattan ince, Kefen giymiş isen ölmeden önce, Beze ne gerek var beze be dostum. Uğur Işılak
|
|
| İsim: |
Melek |
Tarih: |
02.04.2008 |
| Soyisim: |
Binici |
Şehir: |
Niğde |
| E-Mail: |
........ |
|
Her Şeyin Bir Vakti Vardır
Umursama dünya gelse üstüne İçinde büyüyen bir ahın olsun Elbet bir gün devran döner tersine Tahammül en büyük silahın olsun
Boşver hayallerin gerçek olmasın Yeşersin yeter ki umut solmasın Derde talip ol ki dertli kalmasın Garibin gözyaşı günahın olsun
Olsun be aldırma Yaradan yardır Sanma ki zalimin ettiği kardır Mazlumun ahı, indirir şahı Her şeyin bir vakti vardır Uğur Işılak
|
|
| İsim: |
Melek |
Tarih: |
02.04.2008 |
| Soyisim: |
Binici |
Şehir: |
Niğde |
| E-Mail: |
..... |
|
Hal Oldu
Seda yok ufuklarda Beklenen şafaklarda Ruhum şimşek çakıyor Kimsesiz baharlarda
Gönlümüze hal oldu Derdimiz ahval oldu Gül bahçesinde ötmez Bülbülümüz lal oldu
Sitem yüklü sözlerim Geçen günü özlerim Yağmurlu bulut gibi Doldu gene gözlerim Uğur Işılak
|
|
| İsim: |
Melek |
Tarih: |
02.04.2008 |
| Soyisim: |
Binici |
Şehir: |
Niğde |
| E-Mail: |
.......... |
|
Gitti Gelmez O Günler
Yüreğimi yakıyor Gitti gelmez o günler Çilesini dokuyor Gitti gelmez o günler
Deli gönül uslanmaz Bir sevdaki paslanmaz Bir kerecik seslenmez Gitti gelmez o günler
Kahrolurum andıkça Maziyi dolandıkça Arıyorum yandıkça Gitti gelmez o günler Uğur Işılak
|
|
| İsim: |
kbryldrm |
Tarih: |
30.03.2008 |
| Soyisim: |
** |
Şehir: |
** |
| E-Mail: |
** |
|
BABAYA MEKTUP
Adam oglunun odasinin onunden gecerken hayretle bakakaldi.. Yatagi guzelce toplanmisti ve odasi hic olmadigi kadar derli toplu gorunuyordu. Sonra adam yastigin uzerine birakilmis mektup zarfini fark etti. Uzerinde "Babama" yaziyordu. Aklindan gecen bin bir kotu dusunceyle mektup zarfini acti ve titreyen elleriyle mektubu okudu: Sevgili baba; Sana bu satirlari derin bir pismanlik ve uzuntu icinde yaziyorum. Kiz arkadasimla kacmak zorundaydim cunku seni ve annemi yasanacak rezaletten uzak tutmak istedim. Gercek tutku ve aski ben Sedef'le buldum ve o oyle tatli ki anlatamam... Sunu biliyordum siz onun vucudunun her yerine taktigi kupeleri,derisine islettigi dovmeleri, kendine has o cilgin giyim tarzini asla ama asla onaylamayacaktiniz ve tabi benden cok buyuk olmasi da bir sorundu.Fakat benim icin bunlar degildi gercek tutku ve gercek ask... Baba Sedef hamile! Sedef'in dedigine gore cok mutlu olacagiz. Ormanda kendine ait bir karavani ve tum kis yetecek kadarda yakacagi var. Bir suru cocuga sahip olma dusuncesi ruyalarimizi susluyor. Sedef benim gozlerimi esrar gercegine acti ve artik biliyorum ki esrar kimseye zarar vermez. Esrar yetistirecek ve insanlara pazarlayacagiz ve yine bu sayede ihtiyacimiz olan kokain ve extasieye ulasacagiz. Artik tam anlamiyla bilime yalvariyoruz dualar ediyoruz su AIDSin caresi bulunsun ve Sedef sagligina kavussun diye... O kesinlikle iyilesmeyi hak ediyor. Endiselenmeyi birak baba ben 15 yasindayim ve kendi basimin caresine bakabilirim. Eminim birgun geri donecegiz ve sen kendi torunlarini taniyacak, seveceksin. Oglun Cahit
NOT: Baba yazdigim mektubun tek kelimesi bile dogru degil. Ben Fatih'lerdeyim. Sadece sana; masamin uzerinde seni bekleyen karneden daha kotu seylerin oldugunu hatirlatmak istedim.;)))
|
|
| İsim: |
elif |
Tarih: |
28.03.2008 |
| Soyisim: |
ÖZTÜRK |
Şehir: |
zonguldak |
| E-Mail: |
xxxxx |
|
SENİN TAHTA PERDENE KOYDUĞUM ÇİVİ İÇİN BENİ AFFET(eğer varsa)
Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. ' arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak' demiş. Genç, birinci ilk günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış. Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkart (sök)' demiş. Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası ona 'aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak' demiş. Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara(delik)bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak(kapanmayacak). Bir arkadaş ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür yüreklendirir sen ihtiyaç duyduğunda yardımcı olur seni dinler sana yüreğini açar' demiş. Bu hafta arkadaşlık haftasıdır. Sen de arkadaşlarına bu maili gönder, sana gönderene bile gönder. E mail sana döndüğü zaman ne kadar arkadasın var öğreneceksin. Sana iyi bir arkadaşlık haftası diliyorum.Senin arkadaşlığın için çok teşekkür ediyorum. arkadaşım...
|
|
| İsim: |
mehtap ve nagihan |
Tarih: |
20.03.2008 |
| Soyisim: |
... |
Şehir: |
bor |
| E-Mail: |
yeniyol |
|
PAPAZIN CÖMERTLİĞİ Birbün papazların kara cübbelerine sinirlenen bir çocuk aman ne kara herifler demişti de mevlana onu şöyle uyarmıştı.öyle söyleme oğlum onlardan cömert kim var müslümanlığı temizliği ibadeti dünyada bize bıraktılar.Ahirette de hurileri cennetleri yine bize bağışlamışlardır.Daha ne isteriz?
|
|
| İsim: |
nagihan ve mehtap |
Tarih: |
20.03.2008 |
| Soyisim: |
... |
Şehir: |
bor |
| E-Mail: |
yeniyol |
|
SEVGİLİ NASIL OLMALI Adamın biri Şems'in hasretiyle yanıp kavrulan mevlanaya yalan bir haber getirmiştir:Ben Şemsi şamda dolaşırken gördüm diyordu.Mevlana dal gibi soyundu.müjde bahası olarak hırkasını yalancının omuzlarına attı.ordakiler adamın yalancı olduğuna şehadet ettiler.Mevlana buyurdu ki bu hırkayı onun yalanına verdim ben.Haberi gerçek olsaydı canımı verirdim.
|
|
|
|
Biz, kısık sesleriz... Minareleri, Sen, ezansız bırakma Allah`ım! Ya çağır şurda bal yapanlarını, Ya kovansız bırakma Allah`ım! Mahyasızdır minareler... Göğü de, Kehkeşansız bırakma Allah`ım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, Müslümansız bırakma Allah`ım! Bize güç ver... cihad meydanını, Pehlivansız bırakma Allah`ım! Kahraman bekleyen yığınlarını, Kahramansız bırakma Allah`ım! Bilelim hasma karşı koymasını, Bizi cansız bırakma Allah`ım! Yarının yollarında yılları da, Ramazansız bırakma Allah`ım! Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü, Ya çobansız bırakma Allah`ım! Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız Ve vatansız bırakma Allah`ım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, Müslümansız bırakma Allah`ım! Arif Nihat Asya
|
|
| İsim: |
seda |
Tarih: |
15.02.2008 |
| Soyisim: |
.... |
Şehir: |
33 KREP |
| E-Mail: |
,,,,,, |
|
DİLİN KULAKTAN BASKA TALIBI YOKMUŞ.......
|
|
| İsim: |
esra |
Tarih: |
04.02.2008 |
| Soyisim: |
kılınç |
Şehir: |
gaziantep |
| E-Mail: |
... |
|
GÜLÜN HİKAYESİ... bir zamanlar bütün güller kartopu gibi benbeyazmış.olacak bu ya,aşk günün birinde bülbülün kapısını çalmış.bülbül güllerden birine aşık olup yanmış.bülbül aşık,bülbül tutkulu,aşk kafesinde,gönlünü göğsünü siper etmiş güle,bülbül aşkı için yanar tutuşur,yanık nağmeler ile yürekleri dağlamakta...gül nazlı,gül merhametsiz,gül acımasız,zavallı bülbüle,,ak gül bülbüle hiç yüz vermemiş.evvela dikenlerini uzatmış aşık bülbüle.ve bülbülün aşkını reddetmiş.bülbül serden geçmiş.candan geçmiş,öyle bir hale gelmiş ki,diken göğsüne batsın da kalbini yaralasın istemiş.çünki akan kanı dikene bulaşacak ve gülün rengini alacak.gül rengini alan kan,isterse aksın son damlasına kadar.bu ölüm değildi.bu bülbülün ölümsüzlüğe attığı en güçlü adımdı.ve sonra ölümsüzlüğü tadacaktı.bu düşünce ve çaresizlik içinde bülbül,gülün dikenini koparıp onu kendi kalbine saplamış.bülbülün kalbinden boşalan kan gülün ak yapraklarını kırmızıya boyamış.o gün bu gündür kırmızı gül tutkulu aşkın sembolü olarakhafızalara kazınmış...
|
|
| İsim: |
MELEK |
Tarih: |
16.01.2008 |
| Soyisim: |
BİNİCİ |
Şehir: |
. |
| E-Mail: |
. |
|
BİR FİNCAN KAHVE İş yaşamında önemli yerlere gelmiş bir grup eski mezun arkadaş grubu, üniversitedeki hocalarından birini ziyarete gitmişler. Çeşitli konular konuşulduktan sonra sohbet, işin yarattığı strese ve hayatın zorluklarına gelmiş. Üniversite hocası ziyaretçilerine kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş. Değişik boy, renk ve kalitede bir çok fincanın bulunduğu bir tepsiyle geri dönmüş.
Bazısı porselen, bazısı seramik, bazısı cam, bazısı plastik olan fincanları ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarını söylemiş. Tüm eski öğrenciler kahvelerini alıp koltuklarına döndüğünde hocaları onlara şunu söylemiş: - Farkına vardınız mı bilmem, zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alındı. Masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı. Elbetteki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal. İşte bu demin bahsettiğiniz problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istediği fincan değil kahve iken, bilinçli olarak her biriniz birbirinizin aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız. Yaşam kahve ise, iş para ve mevki fincandır. Bunlar yalnızca Yaşam’ı tutmaya yarayan araçlardır. Yaşam’ın kalitesi bunlara göre değişmez. Bazen yalnızca fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini çıkarmayı unutabiliyoruz
|
|
| İsim: |
MELEK |
Tarih: |
16.01.2008 |
| Soyisim: |
BİNİCİ |
Şehir: |
NİĞDE |
| E-Mail: |
... |
|
GERÇEK DOST
babanın biri evladının arkadaşlık yaptığı kişilerin gerçek dost olmadığı sürekli oğluna söyler ama oğlu onu dinlemez ve karşı çıkar hayır baba onlar benim en iyi dostlarım der.baba peki der o zaman onların gerçek dostun olup olmadığını test edelim der oğlu nasıl der baba git bizim koyunlardan birini kes ve parçala ve sonra parçalarını bi çuvala koy ve gel der.oğlu gider babasının dediğini yapar ve getirir.sonra babası derki şimdi bu çuvali al ve o dostlarına götür ben birisini öldürdüm ve bu çuvala koydum diyerek yardım iste der oğlu ama baba der baba eğer gerçek dostun olup olmadığını görmek istiyorsan yap der oğlu gider dostlarından birisinin kapısını çalar ve ben birisini öldürdüm ve bu çuvala koydum saklamak için bana yardım et der ama dostu hayır git benden uzak dur başımı belaya sokma der ve kovar sonra ikinci bir dostuna gider ama aynı yanıtı alır ve diğerleride aynı tepkiyi verince babasına gelir ve haklıymışsın baba onlar gerçek dostum değilmiş hiçbiri yardım etmek istemedi der.babası sana söylemiştim der ve sonra derki şimdi felanca yere git felanca kişiyi bul ve benim selamımı söyle sonra aynı şeyi ondan iste der oğlu gider adamı bulur babasının selamını söyler ve amca ben birini öldürdüm ve bu çuvalın içine koydum der bana yardımcı olurmusunuz der adam gel bakalım diyerken kendi evinin arka bahçesine götürür ve orda bir çukur kazarak çuvalı çukara gömer sonra bütün bahçeye laleler eker ve arka bahçe tam lale bahçesi olur.oğlan gelir ve babasına olan biteni anlatır baba o adam bana yardım etti çuvalı arka bahçesine gömdü ve sonra tüm bahçeye laleler ekti der babası tamam şimdi yine git ve aynı adamı bul herkesin içinde olmadık hakareti yap ve birde tokat at demiş oğlu şaşırmış ama baba nasıl olur o bize yardım etti ama der babası sen dediğimi yap der ve oğlu gider adamı bulur ve herkesin içinde hakaret eder ve birde adama tokat atar.adam gence şöyle bir bakar ve derki oğlum babana selam söyle ben bir tokata lale bahçesini bozacak adam değilim der.
|
|
| İsim: |
Rabia |
Tarih: |
06.01.2008 |
| Soyisim: |
.... |
Şehir: |
.... |
| E-Mail: |
..... |
|
İKİ DOSTUN HİKAYESİ Birçokları;dostlukların pamuk ipliğine bağlı oluşundan şikayet eder.Kalabalıklara rağmen içine düştüğü yalnızlığı sorgular. Ve elinin beş parmağını gösterip; "Dostlar bir elin beş parmağı kadar!"diyerek dert yanar...
Evvel zaman içinde;biri fazla saf,digeri ise fazla uyanık iki dost varmış. Bir gün uyanık dost,saf dostundan borç para ister.O da verir.Uyanık dost ticaret yapar ve zengin olur.Bir gün saf dostu evlenmeye karar verir,kız istemeye uyanık dostunu da davet eder...Uyanık dost,kızı görünce;"bununla ben evleneyim,sen kendine başka bir güzel kız bulursun "deyince saf kabul etmiş. Gel zaman git zaman;saf dost fukara düşer.Gider,uyanık dostun kapısını çalar ve çiftliğinde çalışmak için iş ister.Uyanık dostu kabul etmez!Saf dost çokk üzülür. Bir gün saf dostun kapısını ihtiyar bir adam çalar ve hasata olduğunu belirtir ve ialç parası ister.O da elinde avucunda ne varsa verir...Kısa bir zaman sonra ihtiyar adam ölünce vasiyeti açılır.Büyük bir serveti çıkar onu da saf dosta bırakır.Saf dost,uyanık dosttan intikam almak için köşkünün karşısına bir köşk yapar... Yine bir gün saf dostun kapısını yaşlı bir kadaın çalar ve ekmek ister.Yaşlı kadına ziyafet çekilir.Kadın saf dosta;"benim güzel bir kızım var,sizide çok beğendim...Evlenmek ister misin?"diye sorar. saf dost annesiyle istişare eder ve kızı görmek ister.Kızı görünce evlemeyi kabul eder.Düğün günü ilan edilir ve saf dost,yine kıskandırmak ve intikam almak için uyanık dostunuda çağırır... Düğün günü gelir çatar.Davetliler yerlerini alır.Saf dost dostlarına der ki:"Biz iki dosttuk...Böyle iken böyle oldu...İşte o gün bugündür..." Bunun üzerine uyanık dost kendisine kızan davetlilere; "Anlattıkları doğrudur...Ama bu doğruları birde benden dinleyin...Dostumu çiftliğimde çalıştırmazdım...Bu yüzden kapısına bir ihtiyar adam gönderdim...O ihtiyar adama büyük bir servet verdim,vasiyetini de ben hazırladım...Çünkü çok hastaydı ve öleceği günler yakındı.Kendisine kalan servetin hikayesi budur.Evleneceği kızı görünce kadının kötü biri olduğunu biliyordum.Ona bunu anlatamazdım,kendime istiyormuş gibi yapıp kadını kendisinden uzaklaştırdım...Eve gelen yaşlı teyze ise annemdir,bugün evlendiği kız da kız kardeşimdir..." deyince herkes şaşırır. Saf dost hem sevinir,hem de uyanık dostu hakkında suizan ettiği için üzülür...Ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına kanaat eder... Işığın efendisi,"Kardeşim kalbin saflığı iyiliğe,aklın saflığı ise deliliğe delalettir..."dediği gibi,aklen değil,kalben saf olabilmeyi başarmalıyız... arkadaşlar bu yazıyı türkiye gazetesinin bi köşe yazısında okudum çok hoşuma gitti paylaşmak istedim. Allah herkese böyle dostlar nasip etsin.
|
|
|
|
arkadaslar sıze bişi sorcam amma msn adresıme gonderırsenız makbule gecer şimdi ben ım kaydım halıcılık bolumunde dondurulmuş halde ben bu kaydı sıldırıp 2. donem devem edebılırmıyım benın aydınlatırsanın sevınırım şimdiden tşkurler
Yanıt: SİZDEN GELENLER;
Donduran öğrenci ikinci dönem devam edebilir ama kaydı silinen tekrar devam edemez... |
|
|
| İsim: |
MELEK |
Tarih: |
30.12.2007 |
| Soyisim: |
. |
Şehir: |
. |
| E-Mail: |
. |
|
HABER VER
Ey sevdiğim bırak cilveyi, nazı Gül ile aram yok hardan haber ver Ben çoktan terkettim baharı, yazı Tipiden, borandan, kardan haber ver
Mazlumun dostuyum, dostun sazıyım Zalimin alnında kara yazıyım Cehennem olmaya bile razıyım Günahı yakacak nardan haber ver
Hükmünü yitiren sözü neyleyim Aslını bilmeyen özü neyleyim Aval aval bakan gözü neyleyim Görünmezi gören sırdan haber ver
Gönlün ki, bir ömür olamaz metin Hakka ayna olmadıkça siretin Ben neyleyim, senin olsun suretin İffetten, irfandan, ardan haber ver
Sebebi var geldiysek bu yerlere Niçin varım diye düşün bir kere Esir etme canı özgürlüklere Benliği çekecek dardan haber ver
Mahrem bildim, sunamadım sevdamı Çökertti gurbetin kederi, gamı Yanımda olmuşsun umurumda mı Bana benden yakın yardan haber ver Uğur Işılak
|
|
| İsim: |
melek |
Tarih: |
30.12.2007 |
| Soyisim: |
. |
Şehir: |
. |
| E-Mail: |
. |
|
Gördüğüm Dünya
Yakar canevimi gördüğüm dünya Hiç kimseye bir şey soramıyorum Düşmanım da tuzak, dostum da riya Gülü diken diye deremiyorum
Anlatmak beyhude sözler yorulmuş Bu yolda yürümeyen dizler yorulmuş Umutlar yorulmuş, gözler yorulmuş Umduğum dünyayı göremiyorum
Dönüp de düştüm derde, eleme Anladım ki bir şey merhem çileme Hasret çeker oldum başka aleme Gayrı bu yerlerde duramıyorum Uğur Işılak
|
|
| İsim: |
MELEK |
Tarih: |
30.12.2007 |
| Soyisim: |
. |
Şehir: |
. |
| E-Mail: |
. |
|
YOKLUĞUN RESMİ
Attığım her adım benden uzakta Bastığım her yerde yokmuşum meğer Çırpınırken 'ben' denilen tuzakta 'Ben' bana saplanan okmuşum meğer..
Aklım kumsal iken, ben toz paresi Çıktıkça yükseğe, alçalır oldum.. Düşündüm, derdimin nedir çaresi Susarak konuşmak, sonunda buldum..
Esrarlı vuslata bir adım kala Hasretin vecdiyle, ben kement attım Yürekte boğulmak, ne güzel bela Battıkça kurtuldum, çıktıkça battım..
Görünmez cevheri buldum diyerek Körlüğü kör ettim, deli bir taşla Bilmeyi bilmeden, bildim diyerek Boşluğu doldurdum, dolu bir boşla..
Nasılların sebebini sorarken Sualimi cevapladım niçin'de Çokluğumda yokluğumu araken Yalnız kaldım yığınların içinde..
Satır, satır böldü beni heceler Her kırkımı, kırka yardım savuştum Boşluğumu kucakladı geceler Sessizlikte, gürültüyle boğuştum..
Var'da yoku, haykırırken her seda Aklım ki, aklımı başımdan aldı O'na gidiyorum, bana elveda Sonsuz olan sona, bir nefes kaldı.. Uğur Işılak
|
|
| İsim: |
Onur |
Tarih: |
24.12.2007 |
| Soyisim: |
BATUK |
Şehir: |
ADANA |
| E-Mail: |
... |
|
BEN HAZIRDIM BİR DOĞUŞU SENİNLE SEYRETMEYE
Ben hazırdım bir doğuşu seninle seyretmeye Ve vefasında seni üzmemek için çabalamaya Bir baheneydi aşk, anlatısında yarım kalmış bir şarkı gibi Satırlarca dökülmüş bir ayrılığı paylaşmamaya inat etmiştim her defasında Ve her aşka and içiliyordu toplumlar arasında Sonra birden vazgeçiliyordu toplumsuzluklar arasında Topluca bir aşk katliamı yaşanıyordu seninle kuramadığım bir aşk ortaklığında Herhangi bir halin çekici geliyordu bana yüzün daha solmadan güneş kıvamında Acısını tatlıyla bastırmaya çalışan biriydi seni unutamayacak olan Beklide acısını bahane edip baklavayı kilolarca yemek istiyordu Ya da kimbilebilir çoktan yeni bir aşk bulmuştu belki kendine Çeşitlerinden seçipte eve götürdüğü bir baklava kutusunda Kendini birilerine unutturma yada hatırlatma çabası yoktu aslında Unutana unutma diyemezdin gözlerinin içine her bakışında Ve sanki çığlığı her an çıkabilecekmiş gibi bakan bir çift göze Ne git ne de kal denilebilirdi sakin bir deniz akşamında Dalgaların çoğunluğu oy birliğe karar vermişlerdi bir aşkın bitişine Yaşamadığım bütün duygular adına, Adını saklayacak bir veda kutusu aramam gerekirdi gözlerinin sonsuzluğunda Geceyi kaplayacak herhangi bir örtü olmak isterdim Senin ay ışığına baktığında bile beni görmeni istediğim gibi Sonuna doğru koşulan her hangi bir mevsim kılığında Seni yapraklarla sarmalayıp bir sonbahar havasında sevmek isterdim Hüzün kokan bir aşk dağarcığında Senin sonbahar oluşunda saklanmayı bilmeyi o kadar çok isterdim ki Her yanında ağrıdan sızıdan bir derleme yapmış aşığa Mehlemi elinde gelip koşabilecek kaç kişi vardı ki Yada bir intihar boşluğuna uzanan uçurum kenarındayken Bir gülümsemesiyle geri adım attırabilecek kaç kişi vardı Şimdi ise sen giderken hangi gülümseme döndürebilrdi seni Ya da hernagi bir dönüşünde gözleri ufuklarda seni beklemeye hazır biri gibi Şairinde dediği gibi ‘’hüzün ki en çok yakışandır bize’’ Hüzün yakışıyor bana diyemiydi gidişlerin arkana bakmaksızın Evet hüzün ki en çok yakışandı bana ve diğerlerine Ama bu bir sebep değildi gidiş yollarını kar kaplantılarından öte açmaya Herhangi bir aşkta mahsur kalanı kimler kurtarabilecekti Böyle bir sivil örgüt varmıydı ki Ve böyle bir aşk mahsuru ihbarına koşabilecek kaç tane dost vardı çevrede Anılarıda kurtarabilermiydi sıkışıp kaldığı bir vitrin camından Yoksa vefasızlık diz boyumuydu yaşanası kalınmamış bu dünyada Herhangi bir içki şişesine neler anlatılabilirdi ki Hangi sorunu cevaplayabilirdi senin Bana senin gidişinin açıklamasına yapacak kaç içki şişesi ve çeşidi vardı Rakı bir ağır ağabeylik müessesinin bir parçasıydı ama Aşk ağırlığı altında ezilmiş ağabeylere çare kimdi Kimdi bir umutsuzluğun sözleriyle laflara başlayacak Bir sevda dağarcığının yamacında umuda dair yeni renkler yaratacak Sevmeyi bir kaprisli gece ışığından öteye taşıyacak Kavramını düşündüğün her duyguda hiçbir sınır bırakmayacak Geçmiş bir yaban el mevsiminde, Kirli aşklara basmayınız levhasına uyabilecek Kalbinde herhangi bir yerden bana doğru ideolojik bir sefer başlatabilecek Yani akla hayale mantığa sığamayacak bir sevgili kimdi Belli ki sen değildin gidişin bunların tersi yöne ikamet etmekteydi Aşk çok büyük bir gariplikti her manada Çünkü manasında bir acı taşıyordu mutluluklardan önce Ya sana ya bana aşk kimlere kalıyordu her manasında Yer verdiğimiz bir aşk vardı kalbimizde Tercihinde özgür bir kadının ağırlığında ezilmiştim aslında Suçlu yada suçsuz diye bir şey yoktu bu aşk ilişkisinde Hiçbir anayasada adın geçmiyordu, Korkma beni terk etmen bir suç sayılmıyordu hiçbir ülkede İçin rahat gidebilirdin yani gidişinin rahat olduğu bir yolcu kılığında Adını anmayı kesmiştim aslında uzun zamandır Ama adını anmayı kesmek bir yarayı kapatmıyordu işte Karşıma geçip bana bir şeyler anlatmanı o kadar çok özledimki Çok zaman oldu kalbimin yorgunluğuna çare bulamadım işte Seni bir kez daha görmeyi çok isterdim Her hangi bir görüş gününde yüzünü görmeyi Ellerinin sıcaklığını kalbim durana kadar hissetmeyi Yani seni yaşayabilmek için tekrar görmeyi Söndürelememiş bir aşk hikayesine dönüşen bir sevgim vardı işte Galiba artık yabancıydık birbirimize, Kendi memleketimizin turistik bir yerinde birbirimize karşı turist olmakta vardı Yıllarca tenini hissettiğin bir kadının sana yabancı bakışlarla bakmasıda vardı Her yalanın sonu demekki yatsıya kadarmış Sen yatsıya kadar bile duramadan sabah ezanında yalanlarınla çıktın kapıdan Şimdi sana ne diye hitap edip ne söylemeli Galiba bir yerlere yazarak bu yaşadıklarımızı sonra yakmak lazımdı Herşeyi bir kenara bırakmadan hayata devam etmekte vardı Bir sarhoş gece gibi bir sağa bir sola doğru gitmekten vazgeçmek lazımdı Sana doğru koşar adımlar adlı projemi burada yarıda bırakmam lazımdı Sana doğru hiçbir koşmaya yada adımlara gücü kalmayan bir adam vardı burda Bütün kalp yorgunluğu boşa gidecekti çünkü Bu saatten sonra senin uğruna olan her şey senden habersizce sensizliğin uğrunaydı aslında Senden önce kendimle bir mücadeleye girmeliydim galiba En önemlisi öğrenmeliydi bu küçük ve masum çocuk hiçbir kadını bu kadar sevmemeyi Çünkü alınan ilk darbe ilk aşkın kocaman bir meyvesiydi En az on aşk yenilebilecek bir büyüklükteydi Ayrılığın acısına,terk edilmişliğin acısıda eklenince Yaralara basılacak tuzların hiçbir yararı olmuyordu Masum ve küçük bir çocuğa aşk çok fazla gelmişti galiba Ama yinede sana ait bir çarpıntı vardı hala kalp adındaki bir organda Galiba her şeye rağmen ve herkese inat seviyordu seni hala Adını bir kalp çarpıntısı ritminde buluyordu işte Sevmeyi bilen, Ama aslında bildiğini zannederek öğreneceği çok şeyi olan bir çocuk Çocuk demeye bin şahit bir aşkla tutulmuştu aslında sana Ama senin çocuksu gitmelerinden bunalıp büyümüştü bir anda Bir fazlalığın aşk diye adlandırıldığı bir gezegen sefasıydı Önce kanatlanarak bir Hazerfan Ahmet Çelebi kadar uçabiliyordu Aslında uçmayı kainatın kendisi öğretmişti ona Aşk denilen bir hastalığı bulaştırarak bedenine Uçmayı öğrenmişti ama yere çakılmasına bir anlam veremiyordu Yüzünün güzelliği her şeyi yaptırabilirdi aşık bir çocuğun ruhuna Ve ruhundaki aşk anlamsızlığı onu yarı yolda bırakacak kadar insafsızdı aslında Bir özürmü yoksa bir aşk borcunda mı alacaklıydı bu çocuk bilemiyordu aslında Aslında özrü ve teşekkürü o kadınaydı Özrü onu bu kadar çok sevdiğinden dolayıydı Teşekkürü ise hayatındaki ilk ihaneti ona yaşatıp öğrettiği içindi Bu da gelir bu da geçer adında bir şarkımıydı yoksa yaşadıkları Gelecek olan neydi geçecek olan neydi düşünüyordu bir umutsuzluk anında İlk defa aşka gelmişti işte ve çabucak geldiği gibi gönderilmişti bir aşkın kapısından Yolsuzluk iddalarıyla hangi yola düşsemde seni unutsam çabasında bir aşk çocuğuydu Ben hazırdım oysa bir doğuşu seninle seyretmeye Bir güneşin doğuşunu yada bir aşkın doğuşunu seyretmeye Gönlünde hazır mevsimler bulundurarak senin önüne sermeye yeminliydi bu çocuk Şimdi ise hiçbir mevsimi tanıyamıyordu Nisanda ilk bahar gelmiyordu Aralıkta kar yağmıyordu Haziranda kardan adam yapmak garip bir duyguydu aslında Sana ait ne var ne yok kapıda duruyordu işte Ya sen gelip alacaktın bir aşkın kalıntılarını Yada yok olması beklenecekti kapı önünde bir aşk çığlığının Bu kahrolası aşk nereden de bulmuştu beni Kahrolan bendim oysa aşk orda yerinde duruyordu rahat bir halde Geçmeyeceğini bildiği bir aşka ise şiir yazmak O da benim aptallığımdı İnsan aşkını uluorta kağıtlara dökermiydi ayıptı bu yaptığım Özür dilerim güzelim Benim tek ayıbım seni sevip sana şiir yazmamdan ibaretti Günahımda sevabımda sana ait bir şiirdi aslında, yazıldı ve bitti işte gidişine benzer bir halde
|
|
| İsim: |
tatlı |
Tarih: |
22.12.2007 |
| Soyisim: |
cadı |
Şehir: |
istanbul |
| E-Mail: |
****** |
|
SOME ARE ONLY BORN TO TRY AND MAYBE THAT THE REASON WHY I AM AFRAID SOME DAY I'II FIND THERE IS NO EMPIRIINY MY MIND
DOĞDUM YAŞADIM YAŞADIKÇA YAŞLANDIM YAVAŞTAN DİNLİYORUM ARTIK ÖLÜM ŞARKILARINI
|
|
| İsim: |
...................... |
Tarih: |
20.12.2007 |
| Soyisim: |
....................... |
Şehir: |
........................... |
| E-Mail: |
..................... |
|
KALBİNİ KUŞLARA VEREN ÇOCUK ( Deniz’in Masalı) ‘’Tanrı kuşları sevdi ağaçları yarattı İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı’’ Jacgues Deval Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar… Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş… En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara. İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş. Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermış. İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş. Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz’ i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş. Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş. Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çoçukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da. Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına… Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği. Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz’in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanımaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz’in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. “Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın” diyerek Deniz’ i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş. Bir de Deniz’ in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin zgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu? Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş. Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz’e “Konuş Deniz’im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları…” dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Deniz’in saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş. Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Deniz’e kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. “o yıldız senin, bu yıldız benim” diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş. Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş. Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Ögretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını eliştirmeye çalışırmış. Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çoçuk olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz’ i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş. Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önüdeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş. Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlar… Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoperlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları. Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve o günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz’ in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabiî. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, “Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar” hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar. Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Deniz’in boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu “canavarın” yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını. Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Deniz’in yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler. Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağrılmış. Herkes Deniz’in işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş. İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp ağlayan Deniz’in gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve “kim suçlu?” sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları… Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Deniz’in hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Deniz’in. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Deniz’e üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Deniz’i diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandımak istiyormuş yargıçlar. Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Deniz’ e “körler ülkesi” masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş; “Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, “Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör’’ biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir de bakmışlar ki, körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış. Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda “korkma” diye yüreklendirmişler. Babanın etrafına toplananlar. Ve, “siz buranın körler ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz” demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tınağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; sorun çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü…. İşte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin, ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda “aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin” savaşı varmış. Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük’’… Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi…. Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Deniz’in ağzından “Baba” diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış. Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Deniz’e. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle “bütün bunları neden yaptın?” diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Deniz’i azarlamış. “Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu?” demiş. Deniz ise “Ben kalbimi kuşlara verdim.” Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarınada fisıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Deniz’in bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Deniz’ i özgürlüğüne kavuşturamamışlar. Günlerce düşünmüşler ve sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Deniz’i köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Deniz’in o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Deniz’i teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Deniz’i anlarmış Deniz de kuşları…… İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir……..
|
|
| İsim: |
ali |
Tarih: |
16.12.2007 |
| Soyisim: |
doğru |
Şehir: |
--- |
| E-Mail: |
HATAY |
|
Tesadüfün böylesi... Bu kadar da tesadüf olmaz...
Londra Üniversitesi uzmanları ve ünlü İngiliz tarihçiler, geçtiğimiz 2 yüzyıl içinde insanları 'birbirine yakınlaştıran' tesadüfleri sıraladı:
James Dean'in ölümüne neden olan otomobilinin hurdası birçok kişiye felaket saçtı. Hurdayı garaja götüren tamirci, araba bacağının üzerine düşünce sakat kaldı. Dean'in arabasının motorunu satın alan bir doktor araba kazasında öldü. Doktorun kardeşı de aynı motorun sergilendiği salonda çıkan yangında can verdi. Yıllar sonra motor ve kaporta yeniden sergilendi. İlk gece, araç bir seyircinin üzerine düştü. Seyirci ağır yaralandı.
İlk tesadüf hikayesi ünlü aktör Anthony Hopkins'ten... Hopkins, George Feifer adlı yazarın "Petrovka'li Kız" adlı kitabını bulamıyordu. Yazara telefon ederek kıtabı istedi. Yazar kitabı 2 hafta sonra Londra'ya getireceğini söyledi. Evden çıkan Hopkins, metroya bindi. Aradığı kitabın yandaki koltukta unutulduğunu gördü. 2 hafta sonra yazarla buluşan Hopkins, metrodaki kitabın, yazardan çalınan özel sayılı ilk baskı olduğunu öğrendi.
Yer Amerika'nın California eyaleti. Richard Bensinger adlı emekli demiryolu işçisi, 1957'de Eureka kasabasındaki köprüde yürürken fenalaşıp öldü. 2 yıl sonra oğlu Hiram, aynı köprüde başına bir kalas isabet etmesi sonucu hayatını kaybetti. 6 yıl sonra Hiram'in oğlu David de aynı köprüde araba kazasına kurban gitti.
Ingiltere'nin Bristol limanı açıklarında 5 Aralık 1668'de bir şilep battı. Yalnızca Hugh Williams adlı bir yolcu kurtuldu. 1784'de aynı bölgede yeni bir kaza oldu. 60 denizci arasında yalnızca ikinci kaptan Hugh Williams kurtuldu. 1952'de aynı yerde üçüncü bir şilep battı. Kurtulan tek yolcunun adı Hugh Williams'tı.
Güney Afrika Cumhuriyeti'nde Cape Town Ticaret Odası'nın yıllık kongresi'de, İşadamı Daniel de Toit konuşmasını şöyle bitirdi: “Hayat beklenmedik bir zamanda beklenmedik şekilde sona erebilir... De Toit kürsüden inerken ağzına attığı şekerin boğazına kaçması sonucu öldü.
James Langley, İngiltere'nin Eastbourne bölgesindeki evinden sokağa çıktı. Şemsiyesini almak için geri dönerken ayağı kaydı, başını yere çarptı ve öldü. Bir hafta sonra evden çıkan eşi Teresa, şemsiyesini almak için geri dönerken başını kapıya çarptı, beyin kanamasından öldü.
ChrIstIna Veroni, 1991'de İtalya'nın Torino kentinde tramvay çarpması sonucu öldü. 4 yıl sonra babası Vittorio, aynı geçitte aynı sürücünün kullandığı aynı tramvayın çarpması sonucu öldü.
Tesadüfler zincirinin en inanılmazı, 1981'de ABD'nin Boston kentinde meydana geldi. Randolp Matika, yıldırım çarpması sonucu evinin önünde öldü. Adamın dul eşi yeniden evlendi. Damat Pepero düğün gecesi sigara içmek için balkona çıktı. Düşen yıldırım, damadın ölümüne neden oldu. Kadın sinir krizleri geçirdi. Tedavi için gittiği klinikte bir doktora aşık oldu ve evlendi. 1 hafta sonra hastasını ziyarete giden doktoru da yıldırım çarptı.
1898'de gazeteci-yazar Morgan Robinson "Titan" adlı bir kitap yazdı. Kitapta büyük bir yolcu gemisi, okyanusta buzdağına çarpıyordu. 14 yıl sonra "Titanik" deniz faciasi meydana geldi.
|
|
| İsim: |
Melek |
Tarih: |
15.12.2007 |
| Soyisim: |
BİNİCİ |
Şehir: |
. |
| E-Mail: |
. |
|
Acelesi oldugunu onu görür görmez anlamistim. Saganak halinde yagan yagmura aldiris etmiyor, ezilmis haline ragmen saga sola kosuyordu. yanina sokularak: "Hayrola teyzecigim" dedim "Bir derdiniz mi var?...Sicak bir tebessümle, "Buralarin yabancisiyim evladim. Hastane tarafina gidecek bir araba ariyorum" dedi... "Biraz beklersen ayni dolmusa binebilir iz" dedim. " oraya gldigimizde size haber veririm".. Tesekkür ederek yanima yaklasti ve kücük bir cocuk gibi semsiyenin altina girdi. Nur yüzlü yagmur damlaciklariyla islanmis ve yanaklari pembe pembe olmustu. - "Torunlarimdan biri menenjit gecirdi" diye devam etti "ziyaret saati bitmeden ugramak istemistim".. - "20 dakikaniz var" dedim. "Hastane yakin ama bu havada araba pek bulunmuyor..." Duraga herkesden önce geldigimiz icin dolmusa rahatca binecegimizi saniyordum. Ancak araba yanastiginda arkamizda duran 4-5 kisinin bir anda hücum ettigini gördüm. Iceriye dolusan ve arkadas olduklari her hallerinden belli olan adamlara; -"Önce biz gelmistik. Sirayi bozmaya hakkiniz var mi?" dedim. Ön koltuktan oturani; -"hak istiyorsan, Hakkari`ye gideceksin arkadasim" dedi. "Hem oradaki haklardan K.D.V de alinmiyormus"... Bu laf üzerine attiklari kahkahadan bindikleri araba sallanmis sinirlerim allak bullak olmustu. Sakinlaemeye calisarak: -"Ben biraz daha bekleyebilirim"dedim. "Ama su ihtiyar teyzenin hastaneye yetismesi gerekiyor"... Bu defa söför lafa karisarak; -" Teyzenin arabaya yok be kardesim" dedi. "okuyup üfledimi hastanaye ucuverir"... Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklasip gitti. Yasli teyzeye baktim tevekkülle susuyordu. 5-10 dakika sonra gelen bir baska dolmusa onunla beraber bindim ve söföre teyzeyi hastanede indirmesini söyledim. Yasli kadin, yapacagi ziyaretten ümitsiz görünmesine ragmen sikayet etmiyordu. Üstelik trafik de yari yolda tikanip kalmisti. söför: -"Yolun bu durumu hayra alamet degil. Sebebini anlasam iyi olacak"... Arabayi calisir vaziyette birakip ileri dogru yürüdü ve sonra döndügünde; "Kismete bak yahu" dedi. " Bizden önce kalakan dolmusa kamyon carpmis"... Heyecanla: -"Bir sey olmus mu?... yani yarali falan var mi? diye sordum. "Dolmusta bulunanlari, teyzenin gidecegi hastaneye kaldirmislar"... Göz ucuyla yasli kadina baktim. solgun solgun dudaklariyla bir seyler mirildaniyor ve sanki onlar icin dua ediyordu. Söför koltuga Yavasca otururken: -" Kismet iste" diye tekrarlayip duruyordu. " sen kalk koca bir kamyon la carpis. Hemde Türkiye`nin öbür ucundan HAKKARI plakali bir kamyonla
|
|
|
|
General Motors şirketinin Pontiac marka otomobil departmanına gelen bir şikayet mektubu şu satırlardan oluşuyordu:
"Her akşam yemekten sonra ailecek dondurma yeme alışkanlığına sahibiz. Fakat bir çok dondurma çeşidi olduğu için her yemekten sonrane çeşit dondurma yiyeceğimize hep karar veririz. Ben de markete gider alırım. Geçen ay otomobilimi değiştirip yeni bir pontiac aldım ve o günden beri markete gidip gelmek benim için sorun olmaya başladı. Çünkü ne zaman vanilyalı dondurma alsam market çıkışında otomobilimi çalıştıramıyorum. Fakat başka çeşit bir dondurma aldığımda arabam gayet güzel çalışıyor. Bu sorun size çok saçma bile gelse, benim çok ciddi olduğumu bilmenizi isterim. Vanilyalı dondurma aldığımda arabam çalışmazken, neden başka dondurma aldığımda arabam çalışıyor?"
Kolaylıkla buruşturulup atılacak bir şikayet mektubu gibi görünüyor, değil mi? Öyle de olabilirdi. General Motors yetkilileri bu şikayet mektubunu bir kenara atabilirdi, müşterinin sorusuda sonsuza dek yanıtsız kalabilirdi. Ancak General Motors şirketi olayı araştırması için bir mühendisi görevlendirdi. Mühendis, nezih bir muhitte oturan, iyi eğitim almış Pontiac sahibiyle karşılaşınca biraz şaşırmıştı, böyle bir konuda dalga geçecek birine benzemiyordu. Akşam yemekten sonra yapılan dondurma alışverişine birlikte çıktılar. Vanilyalı dondurma alıp geri döndüklerinde, gerçekten de otomobil çalışmıyordu. Ertesi akşam çikolatalı dondurma aldılar ve araba çalıştı. Üçüncü akşam sıra çilekli dondurmadaydı ve araba yine çalışıyordu. Son deneme turunda vanilyalı dondurma alındı ve maalesef araba yine çalışmadı. General Motors yetkilisi şaşkındı. Bir mühendis olarak, arabanın vanilyalı dondurmaya alerjisi olduğunu düşünmek pek akıllıca gelmiyordu. Bunun üzerine ziyaretlerine bir süre daha devam etti. Olayın günün hangi saatinde olduğunu, hangi tip benzin kullanıldığını, gidip gelme süresini ve daha pek çok ayrıntıyı incledi. Kısa bir süre içinde de ilk ipucunu elde etti. Vanilyalı dondurma almak diğer çeşitlere oranla çok daha kısa sürüyordu. Çünkü en çok aranılan ürün olan vanilyalı dondurma marketin hemen girişindeki dolapta satılıyordu. Diğer dondurma çeşitleri ise marketin en arka kısmında kurulu bir tezgahtan seçiliyordu. Herhangi değişik bir çeşidi almak bu yüzden çok daha uzun sürüyordu. Şimdi mühendisin karşı karşıya kaldığı soru şuydu? Otomobil neden daha kısa süre içinde geri dönünce çalışmıyordu? Zaman faktörü işin içine girince mühendis sorunun cevabını bulmakta zorlanmadı. Sorun, motor soğuduğunda devreye giren buhar kilidinden kaynaklanıyordu. Bu kilit, normal şartlarda motor durduktan hemen sonra devreye girip çalışıyordu ve çikolatalı yada çilekli dondurma alana dek geçen süre, motorun tekrar çalışması için yeterli soğumaya imkan tanıyordu. Vanilyalı dondurma gecelerinde ise süre çok kısa olduğu için motor soğuyacak vakit bulamıyor ve buhar kilidi devreye girmiyordu.
Bu öyküden de anlaşılacağı gibi, komik hatta asılsız gibi görünen bir müşteri şikayeti bir şirketin ürün geliştirmesinde kullanabileceği değerli bir veri haline dönüşebiliyor. Müşteri şikayetlerinin değerlendirildiği zamanlarda bir kurum için hediye niteliği taşıdığı bilinir. Bu gerçek öykü, garip bile olsa müşteri sorunlarının ve şikayetlerinin ürün ve hizmet geliştirmeye olan katkısının önemini gösteriyor.
|
|
|
|
ŞEHİTLER ÖLMEZ
gidiyorun anne askere gidiyorum anne gidiyorum baba askere gidiyorum baba gidiyorum dede evet... askere gidiyorum ne olur yapma yorum... susun! ağlamayın! ben sessiz sedasız giderim.. giderim! dağılın! kalabalık beni boğar ben gittimmi adam gibi giderim beni bekliyor karlı dağlar.. gidiyorum... geliyorum... benden selam söyleyin nazlı yara benim için ağlamasın ne? odamı kim? vallahi bende bilmiyorum.. yahu işte öyle derlerya... ben ne dediğimi biliyormuyum? savunun alçaklar! bırakın lan yakamı! size laf atan kim? ne işim olur yazaneci takımıyla.. ben vatan hainlerini kastediyorum.. göğsümüz tunç siperi yürüyelim arkadaşlar...
arkadaşlar serbest hece veznine göre yazdığım bu şiirimi başta mustafa erdoğan gardaşım olmak üzere tüm asker arkadaşlarıma hediye ediyorum..ömrümde ilk defa şiir yazdığımdan dolayı belki biraz acemiliklerim olmuş olabilir ne olur kusura bakmayın saygı ve sevgilerle (3.tabur 12.bölük j.kom.tugayı manisa kırkağaç kom.çvş.aday adayı nazım çongar)
|
|
| İsim: |
seda-feyza |
Tarih: |
10.12.2007 |
| Soyisim: |
bırı dokuma aday adayı dıgerıde dokuma meraklısı |
Şehir: |
nigde |
| E-Mail: |
.... |
|
TANINMIŞ ZAMAN zaman seni şimdi tanıdım her şeyi kaybettikten sonra zaman seni kullanamadım kendime tanıyamadım seni zaman suçumu biliyorum senin işini yapmaya kalktım zaman ayrıldım ayrıldım ayrılamadım zaman ne yaptım ben ben ne yaptım MURATHAN MUNGAN
|
|
| İsim: |
ibrahim |
Tarih: |
07.12.2007 |
| Soyisim: |
haydar |
Şehir: |
bursaaaaaaaaaaaa |
| E-Mail: | | | |